24.02.2011

Ölüyorum, duymuyorsun.

Hayatımın en ağır gribini geçiriyorum desem atmış olmam... Yaa tam bitti diyorum salıyorum kendimi sokağa, hopp 3 gün sonra yine yataktayım. Bir de bu gribin üzerine şu yağı götünden çıkartan ilaç var ya hah onu kullanıyordum Allah allahhh gel gör beni aşk neyledi yemin ederim yok böyle bir işkence.
Bu ilaca ilk başladım bende tıkırtı yok tabii. Sağ olsun bağırsaklarım olayları yanlış anlayıp yediğimi içtiğimi dışkıyı çevireceklerine, taşa döndürdüğü için zor işliyor böyle şeyler bana. Geçen gün tam bir yerle görüşmeye gidiyorum önemli bir mevzu, zaten hastalıktan ölüyorum 2 gün ateşler içerisinde yatakta yatmışım, kalktığımda her yer böyle karıncalı karıncalı, kulaklarımda bir uğultu, ağzımın içi pis pis böyle sanki bütün gece çiğ çiğ fare yemişim gibi iğrenç bir tat ve koku var. O antibiyotiklerin her yanımdan çıkardığı bedbahtlık hali, yarı kaymış ölmek üzere olan hamsi bakışlarımla yola çıkıyordum ki dur dedim ya iki lokma bir şey yiyeyim yolda yığılır kalırım. Yerken tabii ilacımı da bir güzel içtim sonra ayakkabılarımı giydim, tam kapıdan çıkıyordum ki Allah kahretmesin! O nasıl bir acı, nasıl bir sancı... Biri bağırsağıma elini atmış düğümlüyor sanki. Hatta düğümlemek ile kalmıyor tırnaklarıyla bağırsaklarımı paramparça ediyor.
Kendimi attım ayakkabılığın oraya yerde sürünüyorum, her yer zaten karıncalıydı bu kez cine 5 gibi oldu etraf. Allah'tan ergenken cine 5'in şifreli yayınında kırmızı noktalı şeyleri izleyeceğim diye gözlerimi kısıp nerede meme var, hangisi erkeğin kıçı diye ayırt edebiliyordum. Oradan kalma bir alışkanlıkla yere düşen telefonumu buldum. Hemen kardeşimi aradım, "koş gel ölüyorum" diyerek kapadım. Neden bir ambulans aramadığımı inan bilmiyorum, sanırım drama kraliçesi olduğum için kardeşimin gelip, ortalığı ayağa kaldırarak ambulansı aramasını daha uygun buldum...
Yerde yatıyorum, cenin pozisyonuna girmişim dizlerimle karnımı oyarak ölümümü düşünüyorum. Gerçekten ölüyorum ama her yer kararıyor çünkü karnımın ağrısı çekilmez halde, içimde bir ejderha var ve doğmak istiyor o derece... Allah'tan ağdamı mağdamı yapmışım geçen gün, o yüzden içim rahat huzur içinde ölebilirim. İç çamaşırım karnıma kadar çektiğim beyaz kenarı kelebekli don olduğu için "acaba değiştirsem mi" lan diye düşündüm ama değil ayağa kalkmak, nefes alamıyorum... İnşallah gripten ölürüm de arkamdan "Pis dobişko! Yemiş yemiş yemiş, boğazını tutamamış gitmiş ilaç içmiş o da zehirlemiş" demezler. Demesinler zaten aman utanç verici ölümler listesinde başı çeker o muhabbet.
Hayatım gözlerimin önünden geçip gidiyor çocukluğum, hayallerim, isteklerim, olduklarım, olmak istediklerim ve tabii aşklarım... Daha yapmam gereken bir ton şey var diye düşünüyorum, aklıma bir ton şey gelmiyor. Odamı toplamalıydım, bilgisayarımdaki şifreleri silmeliydim, logları temizlemeliydim anca bunlar geliyor. Hayata dair aklımda kalacak tek olay buymuş yani, arkamdan iyi konuşsunlar aman. Off hayır, zaten hayatta iken sırf şu durum yüzünden abuk subuk suratına işenesi insanlara deli gibi prim veriyorum, bir de ölürken düşünüyorum. Bir insanı mutsuz eden tek şey bu bence 'diğer insanların ne düşündüğünü umursamak.' Ki ben dünya sikime minare bir canlı olmama rağmen ben bile ölürsem loglarım yayılmasın diyorsam ohoooooo....
...
Derken, bir anda ruhumun benden çıktığını fark ettim, usul usul gidiyordu sanki. İçimden akıp sonsuzluğa bürünüyordu. Rahatlıyordum, gevşiyordum az önce beni sıkan bağırsaklarım değil meğer ruhummuş, ben ölüyordum...
Birazdan bedenimi yukarıdan izleyecektim, kendime son kez bakacaktım. Kardeşim eve girip yerde beni ölü bulunca sinir krizi geçirecekti. Keşke ambulansı da arasaymışım şimdi işin yoksa bacının kafayı yemesini izle diğer dünyadan, kendini suçlayıp duracak. Sonra komşular gelecekti, üzerime pike örteceklerdi, sonra arkadaşlarımın haberi olacaktı, ardından babamın ve ailenin diğer fertlerinin. Halamlar mezarıma gelip beni deli edeceklerdi. "kefene sığdı mı acaba, ayy ben dedim gitme istanbullara babasının dizinin dibinde yaşasaydı böyle olmazdı, kim bilir ne bok yedi de öldü. İnsan gripten ölür müymüş kesin uyuşturucu kullanıyordu. Sevgilisi mi öldürdü acaba? Hahaa ne sevgilisi ayol o sıfata kim bakar, kesin uyuşturucu ve alkol otopsi isteyelim dur." Sevgilim gelecekti sonra "lan kızla 2 ay çıktık anında mortingen oldu" diye üzülse mi sevinse mi bilemeyecekti. Sayemde eski sevgilisi ölen erkek draması ile bir sürü kız kaldıracaktı. Puff bu hiç hoşuma gitmedi...
Acaba mezarım nerede olacaktı? arkamdan hepsi doğal olarak "iyi kızdı" diyeceklerdi. Kardeşim biraz kendine gelince hemen kıyafetlerime ve odama konacaktı -Kendisinin odası evin en küçük odası da- Yalnız ölü kıyafetleri giymekte ne korkunçluktur yarab? Bir defasında apartmanda bir amca ölmüştü de apartmana oturmuşlar adamın kıyafetlerini dağıtmışlardı. Salonda adamın pijamaları duruyordu ve o gün hiçbirimiz uyuyamamıştık bırrrrr...
Ruhum akıyordu, artık acı çekmiyordum garip bir şekilde mutluydum çünkü. Demek ki doğruymuş ruh bedenin içinde sıkıştığı için bu kadar çok rahatsızmışız. Sürekli darlanmalar, ara ara gelen afakanlar, sürekli kaçma, gitme her şeyi bitirme isteği, anlamsız yere nefes alamama, ortada hiçbir şey yokken boğulduğunu zannetme. Ruhun asıl yeri beden değilmiş, şimdi o kayıp gidiyor ve ben huzur buluyorum. Hepsinden öte babaannem anlatırdı, kötü insanlar ölürken acı çekerlermiş bin kılıç darbesini aynı anda göğsünde hissedermiş. Demek ki iyi bir insanım hiç acı çekmiyorum aksine o kadar huzurlu ve mutluyum ki. Sanki sadece ölümle kendimi bulacakmış gibi. O değil de Esma Ceyhan olsun, Pekmez olsun demek ki affetmişler beni. Eee affedecekler tabii sonuna kadar küfür yiyecek halim yok ya, onlar da anladılar özünde nasıl temiz biri olduğumu.
Ruhumun gidişini hissediyorum ama hala kendimi tepeden göremiyorum, anacım ne ruhum varmış bi türlü çıkamadı diye düşünürken bir ıslaklık hissettim kıçımda. Sonra bir an kendime geldim, lan lan lan altıma sıçmışım... Daha doğrusu günlerdir içtiğim ilaç şimdi yağları çıkartası gelmiş. Ben ruh beden bilmem ne diye sayıklarken altan cır cır gidiyormuşum meğer. Ruhum dediğim şey de düz yağmış. Bir de nasıl sevindim, ayy iyi bir insanım ne güzel ölüyorum bla bla bla diye. Gittim üstümü başımı değiştirdim, yattım yatağa ateşim geçene kadar çıkmadım dışarı.

14.02.2011

Sevgili evren, seni aldattığım için üzgünüm

Şimdi bu evreni kandırma hadisesini bi daha bi daha paylaşmış gibi olcam ama o kadar işe yaradı ki şu an bir manitaya sahibim. Sevgililer günü şeysine dımdızlak kalan varsa bir yardımım dokunur belki. Etrafımdakiler, isteyecekleri bir şey olduğu an, secret olsun, karma olsun, evrene mesaj atma hadiselerini konuşup duruyor. Ben ise sevdiğini serbest bırak dönerse senindir, dönmezse en adi orospu çocuğunun tekidir klişesini bile anlamakta zorlanan kaderci bir insandım. Ta ki uzun süredir manita olaylarına girememe durumuma bir çare bulamayana dek… Denemekle bir şey kaybetmem diyerek evreni yanıltmaya karar verdim!

Hayali sevgili

İşten, eşten, evden yenisini bulmadan ayrılmayacaksın! Ne kadar acımasız olsa da kural bu, paranın parayı çekmesi gibi erkek erkeği çekiyor olmalı. Bir sevgilin varken etrafın yakışıklılarla dolup taşıyor. Ne zaman ayrılıyorsun hooppp adamlar aynı anda yok oluyor… Bunu düşünerek atacağım ilk adım, evrene yanlış sinyal vermek olmalı dedim. Şu an bir sevgilim varmış gibi davranıyorum. Arkadaşlar aradığında, “aşkitomlan film izleyeceğiz bebişim yaa gelemem” falan diyorum.

Oysa evde oturup “öyle bir geçer zaman” dizisini izleyerek, o uzun bacaklı yosma Caroline’a küfürleri yağdırıyorum! Arada bir kavga etmişiz gibi davranıp içiyorum falan, sorunları olan bir ilişkiden kaçmaya çalışan bir kız havası yaratıyorum. Yeni tanıştığım her adama bunu öyle bir yansıtıyorum ki söylediğim yalana ben inanıyorum, bi süre sonra flört ederken vicdan azabı çekiyorum. Yalnız bu hayali sevgili olayının kötü bir yanı var ki, bir süre sonra bu işi şizofrenliğe döndürebilirim. Yani aslında bu iyi bir şey tabii ben bile inandıysam bu olaya, evren gani gani inanır. Burada ki amacım sevgili varmış gibi davranırken bir yandan evrenin bana kısmet yollaması, hadi onu yapmadı diyelim sevgilimin aslında olmadığını görünce kafası karışıp “anaaa bu kızın manitası vardı yahuu” diyerek bana tez elden bir tane ilik yollaması.

İç çamaşırı çekmecesi

Bir gün seks yaparım umuduyla alıp, çekmecenin en güzel köşesine koyduğum bütün çamaşırları giydim. Öyle bir olay gerçekten var çünkü onlar saklandıkça giyemiyorsun, küflenecek yahu köşede kala kala garibanlar. Tabii kotun altına giydiğim fırfırlı tangalar gün boyu beni rahatsız etti, zırt pırt tuvalete gidip onu parçalamak isteğiyle yanıp tutuştum ama yapacak bir şey yok! Birkaç tane de kendime o biçim garip çamaşırlardan aldım. Ama en önemlisi jartiyer denilen şeyin bende seksi durmadığını fark ettim. Hatta öyle ki insanı sevişmekten, kadından hatta dünyaya geliş amacından bile soğutabilirmiş. Kalın bacaklıysam suçum ne yani, o jartiyerin çorap kısmı öyle bir sıkıyor ki portişikkk diye bir kütle yağ popoma doğru yayılıyor. Çok çok kötü bir görüntüydü, sanırım son ilişkimde var olan sorunumuzu da bu sayede anlamış oldum…

Evlenmek istemiyorum.

Bir şeyi çok istediğimiz zaman olur geyiğinin olmayacağını taa bebe belikken öğrenmiştim. Sen vazgeçtiğin an oluyor olaylar. İstediğin sırada sadece acı çekiyorsun, umut denilen şey insanı mutlu etmiyor maalesef. O yüzden artık evlenmekten vazgeçmiş gibi davranıyorum. Evli arkadaşlarımı görünce “Yaa bu yaşta ne evliliği çıldırdın mı?” diye ağzımı yaya yaya konuşuyorum. Topalak çocukları gördüğümde sevmiyorum yanaklarını sıkıp “ayy çocuk yapasım var” diye çıldırmıyorum. Aksine “hayatta en son istediğim şey çocuk” diyip duruyorum. Planlarıma göre seneye bugünlerde hamile kalmış olmam lazım!

Büyük konuşmak

Atalarımızdan öğrendiğim en acı deneyim, büyük konuşmamak gerektiğidir sanırım. Iyy, mıyyy diye ne dediysem başıma gelip duruyor çünkü. Üniversite birinci sınıfta “O şaşı göbekli malın bile sevgilisi var, ıykkk bir milyon gönlüm olsa birini vermem” dedikten 1 ay sonra çocuğa sırılsıklam aşık olup, 4 sene ilişkide kalıp, bir sene nişanlı kalmamla bu durumu teyit ettim arkadaşlar! Büyük konuşma olayı gerçekten var. O yüzden konuşacağım şeyleri tek tek seçiyorum artık. Misal, “Engin Altan Düzyatan mı ıssız bir adaya düşsek, muzlara sarılırım adamla olmam” Oysa içimden geçenler, ıssız ada, Hindistan cevizi aromalı kremler, hamak mamak mavi göl filmi nınınınınının!!!!!!!. Sonra “Murat Boz yani gelse yalvarsa ağlasa gene de suratına dönüp bakmam” “Ayyy hem zengin, hem yakışıklı, hem çıtır, hem dürüst, hem akıllı, hem sadık, hem komik bir adamla birlikte olmak mı, Allah yazdıysa bozsun hayattaaaaa imkansız yani” Diğerlerinden olmasa bile bu olaydan acayip umutluyum kesin bir şeyler olacak, yüzde yüz çalışıyor yani bu durum!

Geriye dönüp bakmamak

Benim şöyle bir huyum var, sevgililerimi unutamıyorum. Aradan kaç sene geçmiş olsa da onlar bana ait olmalılar. Yani hayatlarına kimse girmemeli, hala ilk günkü gibi bana aşık kalmalılar. Ne zaman arasam onları bulmalıyım. Kıyafetlerim gibi olmalılar yani, giymiyorsam dolapta kalmalılar. Elbet bir gün giyerim umuduyla saklamalıyım. Bu tabii yoruyor insanı doğal olarak. Geçmiş defterlerim hiçbir zaman kapanmıyor. Hala lisede çıktığım çocuğa bile hesap sorabiliyorum. Öyle bir manyağım yani, adamlar benden sonra evlendi diye kıyametleri kopartıyorum, düğünlerini basmayı kendimde hak gibi görüyorum!

Geçmişi düşünmek geleceğe odaklandırmıyor olabilir dedim kendimi. Ve o kadar iç içeyim ki geçmişimle her ayrıntıyı bir şeylere bağlamak zorunda hissediyorum kendimi. O sebeple yeni hiçbir şey dikkatimi çekmiyor içerisinde yaşanmış bir anımı bulamazsam… O sebeple özel şeyleri sakladığım kutumu atmakla başladım işe. Bana yazılan bütün mektupları, hediyeleri tabii pahalı olmayanları bir çırpıda attım. Öyle bir manyakmışım ki cep telefonu yeni çıktığında sevgilimin bana yolladığı sms leri kâğıda yazmışım. Eski defterleri kapatarak yenisine hazır ve nazır bir şekilde beklemedeyim.

PS: Bu arada bu seferki sevgiliye bir rumuz bulamadım. Adamı bi sonra ki yazıda anlatacağım, meyve ismi koysam kart kaçar, kahvaltılık koysam adam akşam yemeğine daha uygun sanki... Off en zor kısmı rumuz bulma hadisesi.


31.12.2010

Erkeğinizi yatakta çıldırtın! Yüzde yüz çalışıyor valla

Ortalama her ilişki, diğer bütün her şey gibi; giriş, gelişme, sonuç olarak üçe ayrılır. Girişi, heyecan verici ve karışık; gelişmesi, tutkulu; sonucu ise hayal kırıklığı ve hüsranla sonuçlanır. Bedenlerin artık birbirini tanıması, tenlerin alışması genelde gelişme bölümünde ortaya çıkar. Yok, ben illa giriş bölümünde çatır çatır seksimi yaparım derseniz uzun bir süre paylaşılacak tek şeyinizin seks olacağını da unutmayın! Yazıya öyle bir başladım ki devamı vajina akıntıları ile ilgili olacak gibi durmuş. Hah neyse asıl konuya gelirsek, “yatakta partnerinizi çıldırtmanın altın kuralları.” Bu kurallar evrensel gibi bir şey zaten, ağırlık merkezimden uydurmadım. Kadına dair var olan bütün her yerde yazıyor bunlar. Ben sadece elçiye zeval olmaz diyerek kendimce yapıp, cidden çıldırdıklarını kanıtladım o kadar.

Ona erotik bir şeyler fısıldayın:

Bir sevgilim var o zamanlar fi tarihinden bahsediyorum... Adamla dünyanın en romantik ilişkisini yaşıyorum böyle, saatlerce bakışmalar, gecelerce mesajlaşmalar, aşk mektupları falan filan. Benden bahsederken kırılgan bir çiçekten bahsediyor sanki öylesine naif. Şöyle düşün biz aylarca seks namına sadece dudaktan öpüştük, tabii bunun bir nedeni de mekan sıkıntısı çekmemizdi ama olsun. Neyse geldi çattı ilk birlikte olacağımız o gün. Yataktayız, hoppala paşam yaz geldi olayına girdi gircez tam. Bu durdu, elleriyle saçlarımı geriye atarak “Benimle konuşsana” dedi. Ben bir kaldım ne diyeceğimi de bilemedim, hıh ne anlamadım falan derken. “Beni azdır” dedi. Tövbeler olsun be herif, daha azmadın mı? Yüzüne gözüne dursun 3 saattir her yanımı tükürük içinde bıraktın da daha ne istiyorsun. Sonra olayın küfürlü konuşmak olduğunu anladım da anlamasına. O kadar kibar bir adam ki “salak” desem klozet üzerinde ağlayacak gibi duruyor. Gözüne bakıyorum, o bana bakıyor “hadi” deyip duruyor. İyi bari dedim, “Pipin çok güzel” diye çıkıverdi ağzımdan. Adamın bütün iştahı bitti yemin ederim. Pipi dedim diye bana bir bakışı vardı hala mıh gibi aklımda.

Herkesin içinde yüreğini oynatın:

Ulu orta çaktırmadan “seni istiyorum beybi” mesajını hepimiz vermişizdir sevgilimize. Ben de kendimce vermeye çalıştığım anlar oldu. Sinemada üzerine çullandığım, Büyükada da sote yer aradığım, davetlerde bacaklarını okşadığım vs vs. Ben yine bir gün böyle çıldırtın, delirtin konsepti bir şeyi okuyup gaza gelmişim. Mekânın birindeyiz, tutturdum tuvalete gidelim diye.Ama nasıl ısrar ediyorum, çocuk yok dedikçe “ayrılırım senden haaa!!!” diye tehdit ediyorum. Aldım zorla götürdüm soktum kızlar tuvaletine. Bir de öyle kendimden eminim ki o tuvalette sanki gün aşırı adam götürüyorum. Kızların arasından hani daha heyecanlı olsun diye çektim bunu bir kabine. Kapıyı kapattık, bu sürekli “yapma insanlar dışarda” falan derken, 3 dakika geçmeden, görevliler gelip bizi mekândan attı. Toplum hazır değilmiş buna orada bunu anladık.

Ona edepsiz mesajlar atın:

Bir gece önce deli gibi kavga etmişiz, sırf onu aramamak için ismini telefonumdan silmişim bende. Sonra bu gelip gönlümü alınca barıştık falan filan derken ben yeniden kaydetmeyi unuttum telefonuma. Yeni barıştık ya hemen ayıpçıl ayıpçıl şeyler yazarak gece birlikte geçiririz diye plan yaptım. 3 mesajlık yer kaplayacak şekilde o an kendimi okşadığımdan girip, olayı oralla bitirdiğim bir mesaj yazdım. El alışkanlığı baş harfine tıklayıp direk göndere bastım. Tabii ismini sildiğim için baş harfine basınca ilk gelen isim. “Xxxx anne” oldu. O mesajı çocuğun annesine atmışım yani. Kadıncağız oğlunu ne çok sevdiğimi o sıra anlamıştır büyük ihtimalle.

Birlikte Porno izleyin:

Bak aklıma geldikçe hala deliriyorum! Bu çok saçma bir madde bence, sevgilimle yapay memeleri olan sarışın kadınları izlemek beni yatakta katil yapar ancak. Bir gün dedim, komplekslerinden arın kızım Pucca, belki sen de seveceksin hadi bakalım diyerek açtık elin gavurunun sarışın kızı düdüklediği bir sahneyi. Kan beynime sıçrıyor ama ekrana bakıp benim mememi sıkıyor herif.Resmen onu düşlüyor o an! Ben bir ağlamaya başladım, “O sarışın yelloz gelse demek onun da memelerini sıkacaksın” diye. Attım kendimi yerden yere, nefes alamıyorum kriz geçiriyorum. Sanki yatakta bastım onları o derece. Yani bundan da bir cacık olmadı.

Videoya çekin:

Cep telefonlarına kamera konmasıyla yatak odası naklen yayın adult sitelere düşmüş olsa da, en büyük korkumuz bir yerlerde kırmızı ışık yanıyor mu, acaba bana tuzak kuruldu mu diye paranoyak olsak bile bunu denemişizdir muhakkak. Video çekilirken kendimi Oscar’lık oyuncu gibi hissediyordum, o tavırlar, saç attırmalar kameraya bakıp bakıp limon yemiş gibi ağzımı burnumu oynatmalar. Adeta yılların porno kraliçesiyim. Sonra ne çekmişiz diye bakarken aslında olayın öyle olmadığını anladım. Yahu bütün kamerayı popom kaplamış zaten hiçbir şey gözükmüyor. Bıngıl bıngıl sallanan etler falan var, porno değil adeta “yer altında bulunan canavarın ilk görüntüleri” tadında. Hayır, yani bir izlese, gergedanla insan çiftleşmesi zannedebilir. 2 dakika dayanamadım, sil sil sil onları diye kaplan gibi atladım kameraya. Sonra da ışığı bile açtırtmadım adama.

Grup seks

Ahh bebeyim, böyle bir olaya girebilmek için fazla kıskanç, kompleksli ve aşık bir kadınım. Öyle aramıza elin kadını girecek, memelerini sevgilim sıkacak, ben de orada “aferin benim aşkıma nasıl da güzel yapıyor” diyeceğim. Vayy vayy vayy daha neler. Bir defa aşkı meşki geçtim ben orada kadınla kendimi kıyaslamaya girerim. “Hımm bacakları da benden uzunmuş, lazeri nerede yaptırmış acaba ya, hohoooo memeleri küçük bir sıfır öndeyim. Göbeği de yok lanet olası kaşar!” Bunların üzerine bir de adam onla ilgilenirse o yatakta cinayet çıkar. “ben bir su alıp geleyim” derim, ekmek bıçağıyla ikisini de kıtır kıtır doğrarım sonra. İki erkek bir kadın durumu ne kadar fantezilerimde can olsa da ben adamın kıskancını beni sahiplenenini severim…

Ama böyle bir defasında sırf ne diyecek diye merakımdan, sordum yatağa bir kız daha alalım mı diye. Yaa olabilir falan deyince, ensesinden saçları tuttum, “Bu yatakta sen ve ben dışında biri daha olursa derini çiğ çiğ yerim, penisini kopartıp kendime kolye yaparım! Aklından bile geçirme, anladın mı???” diyerek bu olaya son verdim.

PS: "Seks hayatını yazıyorsun" diye, bir yazıyı bile okumadan gelip ağzını yaya yaya konuşanların da gönlü olsun isteyerek hayatımın en erotik yazısını Aralık ayı için Elele'ye yazmıştım. Şimdi en azından o ortalarına sıçtığım ağızlarını yayarken bu cümleyi hak etmişim derim... Hah bir de bu sene bloga düzenli olarak yazacağıma söz veririm.Umarım 2011 sana, bana 2010 un getirdiklerini getirir :))

24.11.2010

Arabesk anılar

Aslında şu yazıyı, bahsedeceğim kişinin adını, memleketini, yedi ceddini yazarak yazmak isterdim. İsterdim ki eğer hala devam ediyorsa öğretmenliğe bir neslin daha çocukluğunu sikmesin diye...
İlkokuldayım, okulun en ezik kızıyım desem yeridir. Hiç kimseyle konuşmuyorum, en arka sırada oturup hayal kuruyorum, teneffüslerde kardeşimin sınıfının önüne gidiyorum ona bir şey yapan var mı diye izleyip derse giriyorum. Çıkışta kardeşimi sınıfından alıp eve gidiyorum. Hayatım sadece bunlar üzerine kurulu, bir tek arkadaşım bile yok okulda, varsa mahalledekiler var. Yazın sıcağında bacaklarımdaki morluklar görünmesin diye yünlü çoraplarla okula giden, yüzü gözü mor herkesin dalga geçtiği korkak ezik kızın tekiyim.
Okulda sürekli ot çöp için para toplanıyor. Hepsini tek tek veriyoruz öyle kuzu gibi. Sonra bir gün etüt mü ne yapılacakmış haftada 3 gün okuldan sonra 1 saat. Onun için toplu para istedi öğretmen bizden. Gidip anneme söyledim, o da gereksiz buldu olayı, o sırada zaten kursa gidiyordum diye vermedi parayı. Öğretmen inat etti her gün benden para istiyor, "yok annem vermedi" dedikçe, bana bağırıyor herkesin ortasında.
Vallahi kadın sussun diye kendim bulcam parayı, şırıngalı kalemimi, dantelli yakamı satacam o derece. Her gün tahtaya çıkartıp para da para diye başımın etini yiyip duruyor. Eve gelip anneme söylüyorum öğretmen ille istiyor diye, annem de evde inat ediyor vermiyor parayı. Yapacak hiçbir şeyim yok, kuzu kuzu okula gidip her seferinde "anneeeemm vermioo" diyip dönüyorum. Kadın iyice kıl oldu bana, para vermeyenlere karne vermiyoruzdan başladı, adı tahtada yazılı kalacak kadara devam etti. Var olan bütün rezil olmaları boynumun borcu dedim kabul ettim.
Sonra bir gün Yerli Malı Haftası diyerek herkes evinden yiyecek bir şey getirip okulda beslenme yapılacak. Annem çalışıyor, bırak yerli malını kadın evde yemek yapmıyor. Söyledim bende börek falan yapsana diye, o da bana onun yerine kantinden alırsın diyince zorlamadım kadını. Ertesi gün okula gittim, 3. derste açtı herkes beyaz örtüsünü serdi masaya, çıkardılar beslenme çantalarından börek, elma ve çikita muzlarını. Sınıfı çörek otuyla karışmış ağır yumurta kokusu sardı... Gittim kantinden bir güzel gevrek ve beyaz gazozumu alıp oturdum sırama. Önümdeki kız bana bir parça böreğinden verdi, ben de ona gevreğimden uzattım. Yemeğim yok ama mutluyum çünkü ilginç bir şey yapılıyor sınıfta, herkes birbiriyle konuşuyor, yanımdaki kızın masa örtüsü çok güzel kokuyor, matematik dersi işlemek yerine yemek yiyoruz dahası var mı? Bir de dersin sonunda Serkan diye küçük ibo kılıklı bebe var, şarkı söyletecek öğretmen ona. Onu bekliyorum sabırsızlıkla. Çünkü Serkan'a aşığım, çünkü o bir sanatçı, 8 yaşında yanık yanık "geldimmm emmooğlluuuu" diye türküler çığıran çocuk kalmış içli bir İbrahim Erkal. Onunla dünyalarımız farklı ama ben yine de onu içten içe seviyorum. Ben evin içinde Yonca Evcimik şarkıları dinleyen bayramlığı lambada etek olan bir pop kızı, o ise çilenin, acının, yok oluşun simgesi. Tabii o bana bakmıyor bile, sınıf başkanı bir kız var onunla fingirdeşip duruyorlar. Ben hayaller aleminde yaşıyorum, arka sırada onların fingirdeşmelerini izleyip göz yaşlarımı içime içime akıtıyorum. Yine de bir umudum vardı, onun söylediği şarkılardaki acılı aşkı kendime yoruyorum, "Gözleri simsiyahtı emmoğlu, Ben de ona tutulmuştummm yanmıştımmm" derken, kimse anlamasın diye şifreli olarak siyah göze vurgu yaptığını düşünüyordum.
Bir taraftan gevreğimi parçalara ayırıp masanın üzerine koyarak kendi yemeğimi güzelleştirmeye çalışırken bir taraftan da çocuğu gizli saklı kesiyordum. Öğretmende sıra aralarını dolaşarak uslu duruyor muyuz diye kontrol ediyor. Bana doğru yaklaşınca kopardığım gevrek parçasından belki almak ister diye elime bir tanesini alıp öğretmene doğru uzattım. Bir sinirlendi kadın ama nasıl, o uzun tırnaklarını kulak kıkırdağıma geçirip tahtaya sürükledi beni. Elimde olan gevrek parçası yere düştü, onu almak için eğilmeye çalışırken kulağımı daha da çekiştirip saçımı çekti. Evden yiyecek bir şey getirmedim diye tahtada ayakta bekletip, herkesin yemek yiyişini seyrettirdi.
Ağlarsam kendimi daha küçük duruma düşüreceğim diye ağlayamıyorum, çekip gitmek istiyorum gidemiyorum. Çocukların yüzlerine bakamıyorum çünkü yemek yiyorlar. İki üç tane piç kurusunun dalga geçtiğini duyuyorum sadece. Tek istediğim var zilin çalması, evime gitmem hatta daha acımasızca düşünürsek okulun patlaması ve herkesin hafızasından tahtada duran aç kızın silinmesi. Bütün ders boyunca kafamı iyice önüme eğerek tahtanın önünde bekledim. Sonra Serkan şarkı söyledi, "amannn ormancıııı canımm ormancııı" diyerek, sanki beslenme saatinde değiliz de fasıldayız mübarek. Kafasını titrete titrete dudaklarını büzüştürüp, gözler kapalı, kaşlar birbirine yapışmış, şarkı söylemiyor acı çekiyor çocuk. Ama benim acımın yanında hiç kalır çektiği acı... Ne ormancısı; açım, rezil olmuşum, ve bir grup çocuğun önünde dikiliyorum ağız şapırtıları eşliğinde...
İçimden el şaklamalı bir oyunun müziği geçiyor sürekli, o beni rahatlatıyor o sırada... Şarkı sözlerine göre hayal kuruyorum, Serkan'a dair. "Yeşil köyün camiisiii yanıyor minaresi, benim sevdiğim oğlanın ahhh gidiyor cenazesi." şarkının sonunda Serkan ölüyor diye bir daha üzülüyorum, o sırada hayal kurduğum her şey beni üzüyor. Mutlu eden hiçbir şey yok, eve gidiş yolu bile üzüyor, ev üzüyor, Yatağım üzüyor, öğretmen üzüyor... Asıl Ferdi Tayfur ben olmuşum diyorum kendime, içim eziliyor...
Ertesi gün okula gitmedim, daha sonraki günde. Evden dayak yemeseydim hiç gitmezdim okula. Ve o kadının ilk yaptığı şey değildi bana, hayat karşıma çıkarırsa o kadını andım olsun suratını cırmaklayacağım. O derece izler bıraktı bende.

21.09.2010

Ben ölemedim bi türlü vurgun vurgun üstüne

Bugün koltuğun altına düşmüş olan küpemin tekini çıkartmaya çalışırken televizyonda Ankara'daki, hani o uğruna burayı açtığım adam vardı ya, hani 4 sene birlikte yaşamıştık, nişanlamıştık, dayak yemiştim hani, hah işte onun adını duydum. Elimi koltuğun altına daha da ittim, koltuk altım parçalandı parçalanacak şeklindeydi.
Kanalın haber dairesinde çalışırken sabahları ilk işim ajanslarda bu çocuğun adını aratmak olurdu. Bir trafik kazası geçirmiştir, evleri doğal gazdan patlamıştır, mutlaka bir şey olmuştur ve hastaneye ilk giden ben olmalıyım diye. Ama bu, ölüm haberinden bile daha ağır geldi.
Evlenmiş dedi spiker, evlenmiş yani ölümden daha normal gibi evlendi dedi o kadar sakin. Evlenmiş... Kanallarında çalışan bir spikerle evlenmiş ve bunu haber yapmışlar.
Kolumu çıkardım koltuğun altından televizyona baktım, yüzünü gördüm...
Seneler önce görmüştüm otogarda bana el sallarken o yüzü, saçları seyrelmişti, gülüşü aynıydı gözleri aynıydı onu gördüm yıllar sonra... Oysa hep hayallerim farklıydı bir caddede karşılaşacaktık ve birbirimize ait olduğumuzu düşünecektik.
Oysa şimdi 52 ekran televizyonumda bana bakıyordu, karısının elini tutarak... Evleneceğini duymuştum, hatta evlenmiştir kesin demiştim. Ama bunu görmek çok koydu, koymak değil aslında hissettiğim aynen şuydu;
Hani bir türk filmi vardı Hülya Avşar, İbo'nun düğününü uzaktan seyrediyordu. Na işte aynı o kadın gibi bakakaldım orada. onlar eğleniyordu gülüyordu üstelik bizim düğünümüzü yapacağımız mekanda... Bakıyordu bana yanındaki kadını öperek, alnını öpüyordu, elini tutuyordu yüzünü avuçlarının arasına alarak gözlerine bakıyordu. Ve ben sadece ağlıyordum.
O mutluydu, o çok mutluydu...
Senelerimi verdiğim adam, dandik yüzüklerle nişanlandığımız adam, domates ekmeği paylaştığımız, yatakta beraber ağladığımız, seni asla bırakmam diyen adam çok mutluydu... Hiç aklına geliyor muydum o an, hiç düşünüyor muydu beni, hiç acımıyor muydu bi yeri... Ama çok mutluydu, top gibi kafası, seyrelmiş saçları, ve iğrenç Atatürk yaka papyonu...
Ben olsam onu taktırmazdım işte... Ben orada olsam heyecandan yüzüne bakamazdım işte, ben orada olsam gülmekten röportaj veremezdim işte...
Ama o kadın veriyordu, canımı acıtırcasına, beni tanıyormuşcasına üstüne basa basa sevildiğini söylüyordu...
Salondaki halının üzerine oturdum ağlamaya başladım... Kaburgalarım ezilene kadar, iç organlarım parçalanana kadar ağladım.. Haberler bitti dizi başladı, üstüne başka program ve ben orada ağladım hiç yerimden kalkmadan...
Bütün okul anılarımızı düşündüm, yüzünü yanımda düşündüm... ve bunları düşündüğüm anlarda o başka bir kadının yanında mutluydu...
Onun uğruna yaptığım her şey boşuna idi.. En son bana 24 Haziranda yani yıl dönümümüzde attığı mail vardı "Mutlu musun bizi bu hale getirdiğin için" diye... Cevap vermediğim için kızdım kendime, ki cevap versem ne değişecekti o kadınla evlenmeyecek miydi? Biz bir arada mı olacaktık?
En son bakışı aklımda o el sallarken bana hep aklımda öyle kalacak zannediyordum, ta ki başkasının alnından öpüşünü görene kadar.
Şu an iki kilo tuz ruhu içmiş gibiyim, iç organlarım parçalanıyor... Aklımda o kadının alnını öptüğü sahne var sürekli..
ben neyim peki, ben kimim şu halime bak kaç sene geçti hala aptal saptal bir aşka ağlayan geri zekalının tekiyim. O hayatını kurdu kendini buldu peki ben, hala salağım.
Allah'ım beni hiç mi sevmiyorsun, hiç mi? Böyle bir şeyi nasıl bana gösteriyorsun? Her sevdiğim adamın düğününü görmek zorunda mıyım ben? ben sana ne yaptım...
En kötüsü düşünüp ağladığım bütün anılar şimdi ayıbım olacak benim. Öyle ya sen evlisin, ben ise hala başka bedenlerde kendimi aramaktayım ayıpsız, günahsız ve sensiz.


http://bit.ly/9YMG9d







29.08.2010

Bir sevgilim olsa giderim balayına ah bir de bekarsam giderim alayına!

Aylardır içinden çıkamadığım bir depresyona girmiştim. Yeniden saçlarımı koparmaya, yediklerimi kusmaya, nedenli nedensiz her şeye ağlamaya başlamıştım. Neydim, ne oldum, ne olacağım her şeyin karmaşası, kaybettiklerimin kazandıklarımın yanında olan yükü. Her şey o denli kafamı karıştırmıştı ki tuvalet fayansının üzerindeki desenleri izlemek bana sadece huzur veriyordu...
Baktım olmayacak bu iş böyle kalktım arkadaşlarla Olimposa gittim.
İlk başta sadece içip içip her yana kusup pelte gibi yattım. Yapacak bir şey yok anacım gavur amı gibi sıcak hava, ot doğa püsür, portakal ağaçları, gerekli gereksiz börtü böcek, haddinden fazla yakışıklı gay etrafta!
Ben böyle bizimkilerin Sarhoş Cemil'i gibi içip içip "içmedim yaeee" diyerek ortalığa sarınca kızlar halimi iyi görmedi "bak buralar da güzel şeyler de var" diye beni tekne turuna çıkarttılar. Nasıl ağızlarına sıçıyorum ama anlatamam, sanki elimi kolumu bağlayıp kaçırmışlar beni oraya "Bu ne be! dandik dundik mağaralar için mi getirdiniz buraya! Ben yüzemem bile her yan balık burada, offf puff gitcem ben döndersin kaptan" derken merdivenlerden yukarıya doğru bir ışık yükseldi.
"Allahım sana geliyorum, bunu yaradan sana tapıyorum yeminle, ne güzel şeyler yaratmışsın al ağzına tık portakalı koy masaya çatır çatır ye herifi" diye böyle saniyeler için fanteziden fanteziye sürükledim
bilinçaltımı.
Geldi oturdu diğer tarafa sonra arkadaşları geldi, onların neye benzediğine bile bakmadım direk hedefe kitlendim. Kaşı, gözü, burnu her yanı heykel gibi. Kesin sevgilisi var hatta haremi var. Dönüp bana bakmaz bile, yani ben erkek olsam kendime bırak bakmayı sümüğümü sürmem yahu. "Pucca, kaybedecek neyin var kızım, en azından olmasa bile uğraşırsın bu bile eğlenceli olur" diyerek. Hoopp tak tak tak planı programı yaptım çocukla yüz göz olmak üzre. Durduk bir yerde insanlar atlıyor falan suya, bunlar da atladı. Şimdi ben boyumu geçen yerlerde yüzemem, hayatta imkansız. Yanımda arkadaşım duruyor ben yüzmüyorum ve bunalımdayım diye aklı sıra beni yalnız bırakmıyor. Çocuklar suda cıp cıp oynuyor böyle, o suya girip en azından onlarla oynarsam konuşma bahanemiz olur. Ama ben o suya bir tabur asker tecavüz etse giremem!
Baktım baktım baktım suya, etraftaki insanlara, yüzenlerin açılarına baktım... Dedim buradan atlayayım, ne olcak hem belki korkumu yenerim, hem herkes orada kesin biri beni kurtarır. Hem çocuğun dikkatini çekerim. En azından kötü de olsa "boğulan kız" olurum. Sonrasında muhabbet ederiz yukarda "bizim de yengemin amcasının karısı Kilyosta boğularak öldü" falan gibi şeylerini anlatır, sonra evleniriz falan filan... İşimi garantiye alayım dedim, alt taraftan makarna var ya uzun ince sosisler onlardan birini attım aşağıya. Ardından da ben atladım çığlık atarak, -ki "yüzme bilmiyorsun ne atlıyorsun" derlerse "şerefsiz arkadaşım attı yaeeee beni" demek için...
Atladım suya ama bir cesaretle ölecem, suyun içindeyim kafam dışarı çıkmıyor bi türlü... Nasıl çırpınıyorum, çırpındıkça daha çok batıyorum. Bir türlü yukarıyı göremiyorum. Dedim "sıçtın PuCCa, bir delikanlı uğruna ölmediğin kalmıştı hah onu da yapıyorsun ya! Cehenneme gitsen yeridir yan şu halinle malın kızı, ayy neden kimse gelmiyor lan ciddi ciddi ölüyor muyum ne?" diye düşünürken biri beni tuttu yukarı çıkarttı, ben öksürmekten etrafımı göremedim, uğultular falan duyuyorum, orada ki adamlardan biri götümden tutmuş, yukarı doğru itekliyor, o kadar feci durum ki çıkamıyorum yukarı, diğerleri de götümden tutup itmeye başladı.
Çıktım sonunda, fok balığı gibi attım ortaya kendimi. debeleniyorum öksüyorum falan. burnumdan beynim akacak bütün sümükleri çıkardım resmen.
Filmlere de inanmamayı bu sayede öğrendim. Hani boğulunca yakışıklı bir bebe geliyordu, kız seksi bir biçimde seriliyordu da çocuk dudaklarına doğru yaklaşıp olaya başlıyorlardı.
Yemin ederim sümüklerim akmış, öksürerek sağa sola debeleniyorum o halde kimse suni tenefüs yapmaz zaten bana.
Sonra kendime geldim etrafımda bizim kızlar ağlıyor salak salak, diğer kız vallahi ben atmadım diye elimden tutmuş. Yukarı çıktık, aynen dediğim gibi geldi bu çocuk ve arkadaşları işte boğulan insanlarla olan hikayelerini anlatıp durdular ben ise yorgun, korkak ama arkadaşını suçlamayacak kadar iyi kalpli, hassas bir kız edasıyla dinledim hayatımın erkeğini salak saçma boğulma hikayelerini.
...
Akşama Yanartaşa gitmek için sözleştik. Bizim kızlara dedim ki, "siz aman gelmeyin, kıçımdan ayrılmıyorsunuz bir bok olmuyor, kalkın gidin kendi hayatlarınızla ilgilenin" Bunalımda olmanın en kötü yanı bu işte arkadaşlarının nefesini sürekli ensende hissediyorsun.
Bu çocuklar geldi bindim bunlarla servise, arkadaşları tarafından satışa uğramış yalnız ve ürkek bir genç kız edasıyla sığındım bunların yanına. Yalnız bir sorun vardı ki ön koltukta oturan çekirgeye benzeyen bir gerizekalı sürtük! Yalnız başına gelmiş, onların pansiyonunda kalıyormuş. Dönüp dönüp benimkine bir şeyler diyor. Ve paso "ayy yalnız geldim ben de buralara ihihih" diyip duruyor. "Mal karı ya yesin kurtlar da gör gününü, yalnız gelmiş. bana mı geldin salak" diye saydırıyorum içimden.
Geldik çıkacağımız yere. Allah kahretsin işte orada beni, çocuk uzun boylu diye dolgu topuk sandalet giymiştim. Bir allahın kulu da beni uyarmadı dağ çıkacaksın diye.
Daha 100 metre olmadan sıtma krizi gibi soluklanmaya başladım zaten, ayaklarım burkulup duruyor. Ulan neden o ateşi az aşağıya yapmazsınız ki, doğal gaz boru hattını şuracığa döşeyin işte. Ya da yürüyen merdiven yapar insan şuraya diye taşların üzerinde sürünüyorum.
Öyle bir terliyorum ki 55 kilo ter attım, bir hansel olsam dönüş yolumu terlerimi izleyerek bulabilirim. Ben kendimle bu kadar ilgilenirken çocuğa bir baktım önde o çekirge kızla rahat rahat muhabbet ede ede gidiyorlar. Arada bir dönüp çocuk "Pucca iyi misin?" dese de benle alakası yok. Öyle ki yorulmamışlar bile gayet referandum sonuçlarının ne olacağını tartışarak güle oynaşa devam ediyorlar yollarına. Dedim ben PuCCa isem şu yolu boşuna tırmanmam. Fenerimin ışığını kapatıp attım ormana. Sonra çocuğa seslendim, "fenerimi kaybettim" diye. Geldi bu çekirgeyle yanıma, kıza dedim, "sen git yae biz geliriz şimdi en azından önde ışık olsun, versene şuna fenerini" diyerek, çocuğun elinden aldım bir hışımla feneri, kızın ellerine sıkıştırıp yolladım onu. İkimiz fenersiziz, tek tük insan geçiyor, ıssız bir dağ başı romantiklik diz boyu uuu beybi ben de ki hareketlenme deprem oldurtacak nitelikte.
Bulamayınca bizden sonra gelenlerin peşine takılıp çıktık yukarı, çekirgeyi önde gördüğüm an hemen bunun koluna giriyorum "ayyy biraz duralım mı" diyorum.
Öyle böyle derken çıktık tepeye, kültür mültür okey, tamam her şey güzel de vallahi çocuk olmasa bin küfür ederdim o çektiğim eziyete. Ben de bekliyorum dağın ortasında lavlar fışkırıyor yani o kadar yolu terleye terleye iki kibrit alevi için mi çektim dedim.
Orada çocuk her gördüğü taşa "aaaaa harika mükemmel bu ne mucize" diye hayranlık duyuyordu, ben ise "Ahh bebeyim ahh sen dağa taşa hayran, ben sana offf offf" diye içleniyordum.
Aşağıya inerken biraz daha romantik geçti yolculuğumuz, çekirgeyi orada kaybettiğimiz için diğer arkadaşlarıyla da ben tek kelime konuşmayıp buna kitlendiğim için yalnız kaldık. Fenersiz bir şekilde milletin fenerlerinin ışığıyla kol kola indik aşağıya... Serviste beraber oturduk durup durup iltifat edip duruyor falan filan derken tamam oldu bu iş!
Ben inerken sordu, gece öküz bara gidelim diye. Bakarız dedim indim. aradan bir 25 dakika geçti geçmedi ben daha yeni duştan çıkmıştım ki kızlar "çocuk seni almaya gelmiş buradaaaa" diye çığlık attılar.
Ulan dedim, hayatımda hiç öyle yaz aşkıymış bilmem neymiş olmadı. Üstelik çocuk İstanbul'da belki devamı da olur. Belki de Erik acısını bununla aşarım belli mi olur. Hem sadece yazın fingirdeşip bitse bile bana çok koymaz. Diyerek giydim el değmemiş külotlarımdan bir tanesini. Çıktık dışarı bununla, sırf sabah "alkolluydum yaee" demek için hızlı hızlı içiyordum tekilaları, biraları. Bir yandan dokunmalar bilmem neler dans ediyoruz ayağına yüzeysel değdirmeler derken... Telefonum çaldı.
....
Erik gittiğinden beri paso beni arıyor. İşte burası bok gibi bilmem ne falan diye anlatıp duruyor. Ama hiç yok seni özledim, yok köpek gibi pişmanım demiyor. O kadar bencil ki sadece kendi hayatını anlatıp kapatıyor telefonu. Ve ben o kadar salağım ki o telefonlarına açmayacak kadar nefret edemiyorum beni yüzüstü bırakıp giden adamdan. Hiç aramadım onu ama hala aradığında salak gibi açıyorum. Korkuyorum çünkü orada beni tamamen unutmasından.
Aradı açtım telefonu "arkadan ses geliyor" falan filan derken "30 unda oraya geliyorum, yanına geliyorum PuCCa, çok özledim seni olmuyormuş işte ne olur bize zarar verecek bir şey yapma" dedi ve kapadı.
Ve benim kafamda sürekli olarak "bize zarar verecek bir şey yapma" cümlesi çınladı durdu. İçerde ki çocukla yatarak, bize zarar verebilirim, çünkü sen, biz diye bir şey bırakmadın ortada. Onunla yatarken senin bana çektirdiğin acının intikamını alabilirim çünkü biz diye bir şey yok. Diyerek içeri çocuğun yanına gittim. Aklımdan sürekli Erik geçiyor, tam unuttum bitti derken şimdi geri döndüm diyor. Ne kadar inanmam gerek, ya gene kaçarsa, hepsi kafamı allak bullak ederken, ben çocuğun yanında ağlamaya bir başladım. Nasıl ağlıyorum hüngür hüngür. Oturdum bütün hayat hikayemi anlattım sonra. Hıçkıra hıçkıra "işteee bebe beni yüzükle bıraktııı, kaçtııı gittii annesi böyle yaptııı banaaa peçeteeenn var mıı fırrkkk" diye...
Sonra geceyi yapayalnız geçirdiğimi söylememe gerek yok sanırım. Ertesi gün Erik aradı, meğersem beyfendi buraya temelli gelmiyormuş, 1 haftalığına gelecekmiş. Önce annesine uğrayacakmış, sonra da yanıma gelirmiş... Gece böyle demedin diyince de, bir şeyler hissettim bize hata yapıyorsun gibi geldi dedi.
Biz mi kaldı pezevenk. Sen ve annen var hayatında. dedim kapadım.
Yarın Türkiye'ye geliyor, ben İzmir'deyim. Bilerek İstanbul'a geçmedim dayanamam görmeye ben giderim diye. Birlikte olmak istemiyorum onunla çok kırgınım ama bir yanımda istiyor işte çok alışmıştım... Off hayat çok zor!

PS: SamiHazinses'in kitabını almayanın babaannesini kaçırırım yemin ederim. Alın o kitabı!!!

26.07.2010

Ne sen söyledin derdini ne ben sevdiğime inandım

Erik gittiğinden beri neredeyse her akşam hayvan gibi içmeye başladım... O eve ayık gitmek içimden gelmiyordu, sarhoş bi şekilde girip yatakta ağlayarak sızıyordum... Hayır, bir de ne zaman eve gelsem, ev arkadaşım denilen bıyıklı sevgilisiyle çat çat çat.. Kahrıma kahır katıyorlardı yemin ederim... Odamda vuvuzella yutmuşum gibi sızlanıp şıp şıp ağlarken ben, o çekirdeğinin reçelini manitasıyla yiyordu. O zaman daha çok tokatlıyordu hayat beni, "işte sen busun kızım, bu yatakta öleceksin yalnız bir şekilde çürüyüp gideceksin. Bıyıklı ise sevişmeden vakit bulursa kokuyu hissedip odana girecek ve ölü bedeninle karşılaşacak."
Kendime böyle bir ölümü düşünmüştüm ki karaciğerimde büyüme ve yağlanma olduğunu öğrendim. Cildim bok gibi olmuştu ve olmayan göbeğim bile arap kadriyle yarışır biçime girdiğini görünce alkolü hayatımdan bir süre çıkarmaya karar verdim. Bunun yanında canımı sıkan her şeyi geride bırakayım dedim.
Bir sabah PMS'nin de etkisiyle, uyandığımda "bu şehir çok gri ben sıkılıyorum, nefes alamıyorum, odamda ki pencereden bakamıyorum bile" diye ağlamıştım. Akşamı eve geldiğimde Erik bütün tavana kelebekler yapıştırmıştı. Pencereye ise manzara fotoğrafları. İlk işim onları parçalamak oldu, ne zaman baksam "sen bu kadar naif bir adamdın, nasıl olur da bana bu adiliği yaparsın" diye ağlıyordum çünkü. Evde onu bana hatırlatan her şeyi attım, pezevenk de durmuş durmuş bana kıyafet almış onları atamadım ama napim ya güzel şeylerdi.. Kalan öyle oyuncak moyuncak neyi varsa yok ettim.
Yeni bir eve çıkacak param olmadığı için gidip ev arkadaşımı yöneticiye şikayet ettim. Gittim kadının evine, böyle mahçup, ezik bir halde, başladım anlatmaya... Ailem duysa öldürür diye girdim olaya, eve her gün erkek atıyor ben rahatsız oluyorum, ne yapacağımı bilmiyorum, hiç param yok başka yere de taşınamam" falan filan diye verdim gazı kadına... Yönetici de geldi bizim bıyıklıyı uyardı, "burası aile apartmanı hiç hoşnut değiliz sürekli şikayet geliyor diye" Aman aile apartmanıymış, apartmanda ruslar kalıyor yahu ne ailesi, ne apartmanı diye hatun yine çatçatına devam etti. Bu kez ben de bütün yüzsüzlüğümle ne zaman olaya başlasalar, kapılarını çaldım, sürekli içerden onu çağırdım, eve arkadaşlarımı çağırdım. Sonuç, bir haftadır yiyişmiyorlar.
....
Böyle her şeyi temize çekerken arkadaşlarla geçen gece çıktık dışarı. Kendime sözüm var kesinlikle içmeyeceğim... Allahım saatler geçmiyor sanki, bir dandik soda çabuk bitiyor, herkes bir şeyler içip muhabbet ederken benim kalbim daralıyor...
O kadar kalabalık ki insanlar beynimi yiyor gibi... ben ne zaman bu hale geldim, hiçbir şeyden zevk almayan biri oldum diye kendi kendime düşünürken lan bari sağa sola bakınayım hep kafam iyiyken gördüğüm insan grubu aslında nasılmış diye...
1- Kızlar sakın ama sakın yok gece çıktığımızda bana asılıyorlar, yok peşimize takıldılar,yok geldi bana sardı diye götünüz kalkmasın... Öyle çirkin insan evlatlarına asılıyorlar ki aklınız hayaliniz şaşar. One night stand denilen şeyin nedeni bence sadece bu, kafan iyiyken hatun adeta bir penelope cruz, ayılınca hoop oluyor kibariyenin annesi...
2- Elinde bir votkayla bütün gece sağda solda bir ekmek çıkar mı diye dolanan garibanları gördüm çok üzüldüm hallerine...
3- Eğer yanında ki kız uzun süreli sevgilisiyse adamın, tek yaptığı şey taburede oturup sağı solu keserek offlayıp pufflamak. Yok daha yeni başlamışlarsa kızla yiyişmek; yanında ki kıza askıntı oluyorsa götünü göbeğini kıza değdirmek için çaba sarfetmek...
4- Piyasa yapmaya gelen kızlar kabak gibi belli oluyor ortak özellikleri yanık sarı kabarık ama düz saçları. Halasının kınasında giydiği topuklu ayakkabıları ve şeffaf sütyen askıları... Mekanda birileriyle kesişip kesişip 2 dakika da bir tuvalete gidip makyaj tazeliyorlar, hani arkalarından gelirler diye.
5- Kaç sene geçti hala şu taktiği uyguluyorlar "ben Antalya'dan geldim, burada gece hayatı yok" diye yanınıza yaklaşan kekolar. Ölün artık ya vallahi ölün...
6- Sırf bir parça yakınlaşayım diye kulağınıza dilini sokarak konuşan yabancıların o dillerini kırt diye kesesim geldi..
7- Bir insan sarhoş olmaya başlayınca ağzını şapırdatmaya başlıyor.
8- Dans eden erkekler kadar tiksinç bir şey yok sanırım, yani büyük konuşmayayım ama sevgilim yanımda sağa sola kaykılsa ağzına vururum iki tane. Bir defasında bi arkadaşım dünyanın en yakışıklı diş doktorunu tanıştırmıştı benimle. Herifi bir gör ama bir içim su resmen ta ki dan edene kadar, dirseklerini yalıyordu yahu dans ederken bırrrrr korkunç!
9- Ve rus kızları sizlere daha bir sözüm yok Allahsızlar, hiç mi kılınız tüyünüz çıkmaz sizin, bir tane batığınız olmaz pürüzsüz sürtükler!
Yalnız anladım ki sarhoş değilsem hiç çekemiyorum o tip yerleri hiç hem de...
Sonra neyse çıktık oradan gidiyoruz, kızılkayalara geçtik ıslak hamburger alacaz, sırada bekliyorum öyle yan tarafıma doğru bir döndüm, Pekmez!
Öyle bir bakakaldım o da döndü bana doğru aramızda 3 metre var yok... Kafamı çeviremiyorum da çevirmem lazım utanıyorum çünkü..
Onu ilk gördüğüm anda ki gibi şeyler oldu içimde... Sesim soluğum kesildi, elim ayağım uyuştu... Bakıyoruz birbirimize ama hiç konuşmuyoruz selam versem mi, gülümsesem mi, dudaklarım kıvrılıyor ya kafasını çevirirse diye düşünüyorum. Ya böyle vahşi hayvan belgesellerinde olur ya ürküp kaçmasın diye kılımı kıpırdatamıyorum. O da sanırım aynı şekilde hiç kıpırdamıyoruz çünkü... Dedim kaybedecek bir şeyin yok, her şeyini kaybettin zaten, gülümse Pekmez'e.. Gülümsedim kafamı biraz öne eğip, o da aynen güldü bir adım attı bana doğru kalbim yerinden fırlayacaktı, koşacaktım ona doğru o sırada "özür dilerim" diyecektim. Elimden tutacaktı sonra hiçbir şey söylemeden bakacaktı sadece... Ben bu hayalleri kurarken, arkadan bir kadın sesi duydum, "Pekmez!" diye... Döndüğümde anladım, kendi hayatıma da onun hayatına da kararsızlıklarım ve gel git aklımla nasıl sıçtığımı...
Pekmez'in evlendiğini tamamen unutmuşum, o bir zamanlar ön tarafında benim oturduğum arabası gelin arabası olmuştu hatta. Eskiden böyle eski sevgilisi evlenmiş kızlar bana acayip kekomançi gelirdi. Bir de şimdi bak, Ankara'daki de bugün yarın evleniyormuş... Evlilikten korkan herifler benden hemen sonra buldukları kızlarla hemen mutlu sona ulaşıyorlar. Ben de hala yanlış tercih yapıyorum...
Pekmez arkasını döndü gitti, elimde ıslak hamburgerle izledim o arabanın gidişini, o arabayla birlikte Ankaradaki, Erik, Pekmez, Siğil hepsi gitti... Hayatıma girip beni ben yapan, benden bin tane daha ben alan adamların hepsi bitti...
Hepsini affettim, zaten hiç birinin de soyadı bana yakışmıyordu...
Artık yepyeni bir hayata adım atıyorum, bu kez geçmişle değil gelecekle yaşamak için. Sanırım diyetimi yeterince ödedim...

Bu da şarkısı olsun yazının: http://fizy.com/s/1ajdg9

11.07.2010

Bir çocukluk travması: Rabia'nın abisi!

Bizim mahallede Rabia diye ilginç bir kız vardı, bir süre en yakın arkadaşım olmuştu. Sürekli mahallenin it çocukları tarafından dalga geçilen bir tipti. Nedenini ben de bilmiyorum ama bu salak altına külot giymezdi, hatırladığım şey kızlar sürekli eteğini açıp yere düşürürlerdi bu kızcağızı. Ben de her seferinde kaldırıp bunu diğerlerine bağırırdım "hasta o taam mı ondan giymiyorrrrr külot" diye... Burnunu oyup yerdi onu falan pislik bişeydi yani ya..
Ben de böyle ilkokuldayım, mahallenin ortasında dayak yiyen, eve girmemek için bütün gün güneş altında gezen, okulda kimseyle konuşmayan, hiç arkadaşı olmayan, kafamda ki saçları kopararak yarısını kel yapmış, el ve ayak derilerimi tırnak makasıyla koparmış, görüntüsü korkunç bir çocuğum.
Biz işte bunla çok yakın arkadaş olduk, beraber okuldan geliyoruz o güneş altında benimle oyun oynuyor falan böyle hayaller kuruyoruz toz toprak içinde. Bu bana sürekli kendi güzel ailesini anlatıyor, annesi Fransa'dan gelmiş, babası Amerika'da doktormuş, burada değilmiş. Bunun asıl adı Klaraymış ama babaannesi istememiş Klarayı da o yüzden Rabia diyorlarmış...
Onu dinlemek öyle güzel geliyordu ki bana o zamanlar, sürekli "hadi anlat bugün ne yaptı annen sana" derdim. Yaptığı ilginç yemekleri anlatırdı, ona yüzmeyi nasıl öğrettiğini, evlerinde ki değerli mücevherleri, Annesi Fransız olduğu için Türkçe bilmediğini onunla hep dalga geçtiğini, babası gelene kadar koynunda yattığını, çok parası olduğunu falan filan sürekli anlatırdı...
Sonra bu geldi bir gün bana "annemle konuştum seni Fransa'ya kaçırcaz, hem oradan girince saçların beline kadar uzuyormuş. Kelliklerin gider hemen, üstelik orada yemekler parasız, otobüslere binmek parasız, ben geçen sene gittim her şeyi yedim. İnsanlar çöplere elmas atıyorlar burası gibi değil. O elmasları toplarız buraya geliriz sizinkileri satın alırız"
Benim kafaya yattı tabi bu plan, Fransa hayallerimin ülkesi oldu bir anda. Tabii o zamanlar internet yok, aç google sor bakayım Fransa'nın çöpleri elmas mı değil mi?
Ben yedim yeminle bu yalanı, her gün yatmadan önce Fransa hayalleri kuruyorum. Oraya gitmişim saçlarım belime kadar upuzun olmuş bir de sapsarı She-ra'ya benzemişim. O zamanlar sarı uzun saç demek She-ra demekti, büyüyünce ilk işim saçlarımı uzatıp sarı yapmak oldu ama Lerzan Mutlu'ya benzeyince gerçek tokat gibi çarptı suratıma... neyse işte çok zengin de olmuşum, böyle o zaman Bora diye bir sümsükten hoşlanıyorum, tam doğum günü zamanı gelmişim evlerine giriyorum bir havalar ben de allah allaahhh Yonca Evcimik yanımda bok yemiş! Masanın oraya motorsiklet anahtarı bırakıyorum hediye olarak. Herkes bana bakıyor şaşkınlıkla, ellerinde; kaşağı kitabı, şırıngalı kalem, 3 fermuarlı kalem kutuluk hediyelerinden utanarak. Sanki günde 7 kişiye motosiklet hediye ediyormuşum gibi gayet rahat bir şekilde teybe mezdeke kasedini koyuyorum, sonra bir başlıyorum ayveresii ayysiii diye gerdan kırıp göbek atmaya!
....
Gel zaman git zaman neyse biz bununla ayarladık beni yurt dışına kaçıracakları zamanı, 1 ay sonra okullar kapanıyor o zaman bekle bizi Fransa yapacaz... Annesi bavulun içine koyacak beni, zaten uçakla 3 dk sürüyormuş Rabia'nın dediğine göre(?) havalandırma delikleri de açacaz bavuldan sonra gelsin özgürlük... Böyle her gün bunun planını anlattırmaya başladım Rabia'ya "Anlatsana yaee bir daha beni nasıl kaçırcaksınızzz, Fransa da pislik insanlar yoktur di mi, niye olsun orası Fransa, Herkesin saçları belinde ne güzel sindy bebek gibi, ellerim de iyileşir di miii, Almanya'da çeşmeden bira akıyormuş, Fransa'da kola bi daha anlatsana onu" Sürekli kıza bunları anlattırarak mutlu oluyorum ..
Biz bununla şimdi ayrı okullara gidiyorduk ama her sabah beraber çıkardık, ben onu sokağın başında beklerdim. Bir gün yine böyle bekliyorum yok, gelmiyor kız. Bunların da evi nerede biliyordum ama hiç gitmemiştim, çağırmadı diye. Sadece bazen aşağıdan zile basardım o hemen aşağıya inerdi... Gelmeyince o gün merak ettim evden çağırayım bari dedim.
Apartmanın önü nasıl kalabalık, bir ton insan var.. Onun bacak arasından, bunun koltuk altından ilerleyerek evlerinin önüne girdim...
Kapıları açık herkes evlerinin içinde. Ev çok pis kokuyor böyle hala unutmuyorum, kapının girişinden salon gözüküyor duvarıında ince bir örtü tablo mu derler ona öyle bir şey var, kırmızı kadife gibi kadınlar bir de padişah var... Evin her tarafı sarmaşıkla dolanmış, nohutlar ipe dizip duvara asmışlar. Ama ev iğrenç kokuyor...
Çok kalabalık Rabia'yı bulamıyorum içerden sürekli ağlama bağırma sesi geliyor, birileri birilerini sakinleştirmeye çalışıyor. Kalabalığın olduğu yere doğru sıkışa sıkışa geçtim ve banyonun önüne geldim. İçeriye doğru kafamı iyice uzattım.
Önce ne gördüğümü anlamadım, iyice baktım. Küvetin içinde bir adam yatıyor, boynu upuzun olmuş ama çok çok uzamış ve mosmor...
Kaldım orada kitlendim resmen elim ayağım ve Rabia bu adam kim, Rabia nerede? oradan çıkmaya çalışıyorum insanlar bırakmıyor, herkes bir tablo izler gibi izliyor... Çıkamıyorum bir türlü zar zor attım kendimi o salona girdim.
Rabia'yı gördüm, birinin kucağındaydı. Annesini gördüm, ağlıyordu herkes başındaydı ve bağırıyorlardı "çıkın dışarı" diye.. Rabia ile göz göze geldik... O bakışı hala mıh gibi aklımdadır. Çektim gittim oradan.
Sonradan zaten her yerde duyuldu, Rabia'nın abisi intihar etmiş, o gördüğüm abisiymiş. Öyle annesi Fransız falan da değilmiş, babası da felçli bir şekilde evdeymiş... Evlerinde babaannesi, halası, halasının kocası, bunun bilmem kaç tane kardeşi dıdısının dıdıdısı herkes birlikte yaşıyormuş...
Bana yalan söylediği için Rabia'dan nefret ettim! Beni kandırdığı için de bana umut verdiği için hayal kurdurttuğu için de. Yüzüne bakmadım, onla hep dalga geçtiler, üstelik daha fazla ve acıyarak ve ben asla yanında olmadım. Ona o kadar sinirliydim ki... Onu görmezden geldim.. Bir süre öyle devam etti sonra yine arkadaş olduk, evlerine falan da gittim sonra yalan da atmadı ama hiç eskisi gibi olamadık, benim için salak Rabia olarak kaldı...
Aslında saçmalıktı yaptığım, söylediği her şeyin yalan olduğunun da farkındaydım. Annesi her gün balkondan bağırıp çağırırdı kızı, o kadının annesi olduğunu en gerizekalı olan da anlardı. Evin tek kızıyım diyordu paso yanında sümüklü çocuklar dolanırdı abla abla diye.. Zengin olmadıklarını da biliyordum, külot giymezdi yahu kıyafetlerinden belliydi, babasının evde olduğunu da biliyordum, annesi her seferinde "baban yatalak diye orospu mu olcan başıma" derdi balkondan buna... Üstelik herkes konuşurdu bu durumu..
Ama işte inanmak istemiştim sanırım ona. İhtiyacım vardı inanmaya ve güzeldi... Şimdi düşünüyorum da o kızın en kötü zamanında ben yanında olmadım bir de darbeyi ben vurdum. Oysa o beni hep mutlu etti söylediği yalanlarıyla...
Geçmişe dönme şansım olsaydı eğer ben onu kaçırırdım o gün o evden, yine derdim "Rabia bana Fransa'yı anlat hadi" diye...

27.06.2010

Bu hikayenin de sonuna gelmiş bulunmaktayız.

Erik İngiltere'ye gitti. Öyle melül melül bakma kitabı alsaydın olayın ne olduğunu anlardın. Neyse işte aman gitti bebe... O yüzden biraz yazasım yoktu, açıyorum sayfayı tam yazamaya başlıyorum yarıda kalıyor, kapatıyorum. Hani böyle hala umudum var, o uçağa binip telefonunun kapalı olduğunu anlayana kadar dedim gelecek, "ehehe kerizsin kızım sen nassı kandırdım" diyecek gibi geliyordu. Demedi... Onun yerine elini karnıma sokup bütün iç organlarımı parçalamayı seçti.
Gitti işte..
Yani tecrübelerimden yola çıkarak gayet açık ve net diyebilirdim ki bu iş bitecekti zaten. Hani evet mantığım olmayacak diyordu ama gel sen onu içime söyle o hala umudum vardı.. Ki son günlerimiz işkence halini almıştı, sevişmediğimiz zamanlar kavga ediyorduk. Ben ona yaklaştıkça çırpındıkça o daha çok uzaklaşıyordu. Her şey bitiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.
Sadece aslında işin duygusal kısmında da değildim biraz inat da vardı... Madem siktirip gitceksin neden yüzük taktın bana? O işte sürekli olarak "böylesi daha iyi, her ay gelcem gitcem bilmem ne" diyordu ama gerizekalı değilim, hayallerle yaşayan salak değilim en önemlisi kör kütük aşık değilim.
Olmayacağını biliyorum ama yine de devam etsin istiyorum, o gitsin oraya sonra ben burada hayatımın aşkını bulayım, onunla evleneyim fotoğraflarımı görsün, çıldırsın, ölsün gebersin neden gittim diye kafasını duvardan duvara vursun istedim. O yüzden ayrılmak bir an bile aklımdan geçmedi, ayrılmayı sonraki aşama olarak gördüm...
Ama o dümbük son güne kadar bekledi bekledi, yok her ay gelcem, yok seni sevcem, yok sen gelirsin, bak burada yaşıcaz, belki temelli oraya yerleşiriz hihi mihihi yaptı durdu.
Son gün de yanıma gelmeye bile tenezzül etmeyip telefonla bana dünyanın en klişe, en vurucu konuşmasını yaptı... Hani o kadar bir değerim yoktu bir sene boyunca kıçını yırt bir ilişki için ama adam senle son konuşmasını telefonda yapsın.
O da ıkına ıkına... "Sen her şeyin en iyisini hakediyorsun" demekle başladı, "Sana beni bekle demeye hakkım yok" ile bitirdi konuşmasını. Yok bu kararı kitap olayından sonra almış, yok kendini yanımda ezik hissediyormuş, yok daha adam gibi bir işi bile yokmuş, yok ben kendimi sana yakıştırmıyorum, yok daha da her şeyi bok ediyorum blablabla...
Onun öncesinde kurduğum bütün hayaller bir anda yalan oldu. Bihter'in kendini vurması gibi şeyler aklımdan geçti gitti. Allaaam öleyim şurada öldür beni ne olur bu gerizekalı ne bok yediğini anlasın. Ben kanserim mi desem acaba, belki vazgeçer gitmekten.. Yok yae şey erkekliğe bok sürdürmeyeyim gururlu olayım şey diyeyim "ayy zaten benim başka sevgilim var" oha bu da olmaz. Allahım ne cevap versem ne desem, desem ki "tamam git yeminle beklerim seni ben gelirim" olmaz zamanında demiştim bunları, bunlara rağmen o cümleleri kurdu bana. Sesini duymamış gibi mi yapsam lan "aloo alloo duymuyorum aşkım sesini, tamam tamam ben de seni seviyorum" böyle mi yapsam acaba. Bu salak o zaman mesaj atar. En güzeli acındırayım ağlayayım, bak evet evet ağla hemen "ben de tam sana hediye almıştım pekiii" de ve kapat telefonu. Ne ağlayacam lan, bu dümbük için baksana şuna benle dalga geçer gibi yüzüğü taktı 3 gün sonra "ben gidiyorum" dedi, şimdi de "her şey senin iyiliğin için" mavrasını çekiyor.
Ağzımdan çıkan tek kelime "hala arkadaşız ama bir şeye ihtiyacın olursa ararsın" demek oldu. Kapattım telefonu. Ve döndüm gittim...
....
Maalesef devamında bu kadar ılımlı ve anlayışlı olmayı beceremedim. Ardından akşam içtim içtim içtim tam tamına sayım 67 tane "allah senin belanı versin" ile başlayan mesajları döşedim bütün gece ona. Hiç birine cevap bile vermedi.
O kadar alışmışım ki ona gittiği gün her şey çok saçma geldi. Giyinmek bile istemedim, sanki bütün kıyafetlerimi onun için almıştım. Sabah kalktım her zamanki gibi dolabın başında yarım saat kitli kaldım ama bu kez ağlayarak. Geçen gün aldığım siyah badyi hiç görmeyecekti mesela. Sonra banyoya girdim, acaba arar mı ben banyodeyken diye düşündüm, sonra bu düşündüğüme üzüldüm. O aramayacaktı artık.
Dışarı çıktığımda karşıdaki travestileri gördüm, ona bunu anlatmalıyım diye düşünüyordum -ki artık bunun bir anlamı olmayacaktı. telefonum günde 20 defa çalmayacaktı, her aradığında salak saçma şeyleri ona anlatmayacaktım. Bir gün beraber gideriz diye mekan arayışında olmayacaktım, tatil planı yapmayacaktım, gelinlik hayali kurmayacaktım, annesini nasıl yok ederim diye düşünmeyecektim, artık hiçbir şeyin anlamı yoktu, artık o yoktu ve ben "biz" döneminden "ben" dönemine geçmiştim.
Bir de çok garip sadece ona ağlamıyorum, var olan bütün ilişkilerime ağlıyorum günlerdir. Hiç böyle delicesine körkütük sevilmemişim lan ben, paso hesap kitap meselesi olmuş aşklarım. Bana daha kimse "sonsuza kadar yanında olacağım" diye söz vermedi. O da söz vermemişti, verir gibi yapmıştı...
Böylece bu hikaye de bitti.. Geriye bana bir yüzük kaldı sadece onu da saklamayı düşünmüyorum. Satıp parasıyla kendime bir sene yetecek kadar orkid alacam...


DİPNOT: Bu arada ben artık Milliyet Gazetesi Cadde ekinde pazar günleri yazıyorum.
DİPNOT2: Az damar ama şu şarkıyı dinle bence

17.06.2010

Error veren izdivaç

Erik'in annesinden evdeki hamam böceğinden korktuğum gibi korkuyorum. O da benden o böcekten tiksindiği gibi tiksiniyor. Kadının o dudak bükmeleri, gözlerini devirmeleri, böyle oğlunu 10 parçaya kesmişim gibi tavırları, ne sorsam sert ve beni göt edecek şekilde cevapları var. Birbirimizi gerçekten sevmiyoruz. Bu yüzük muhabbetinden sonra özellikle kan davalı gibi bir şeyiz. Biraz da Erik'in salaklığı aslında.. Kadın ne derse benimle ilgili, gelip bana söylüyor; büyük ihtimalle kadına da benim arkasından dediklerimi söylüyordur. Mesela geçen gün şey demiş "PuCCa'dan beri zevkine de güvenemiyorum senin, kızın tipi tip değil, huyu suyu bihter gibi ancak süzülüyor bir işin ucundan tutmuyor" Ben böyle çıldırdım ama bunu duyunca tırnaklarımı avuçlarıma bastırıyorum, gerizekalı Erik'te gülüp duruyor. Sonra bana tutup "anam anam vefakar anam, vay annam vay" mavrası çekiyor.
Oturup "Valla kusura bakma ama seni bir gerizekalı gibi yetiştirdiğine göre çokta matah bir anne değilmiş" diyince "vayy sen benim anneme ne dedin" diye biz birbirimize giriyoruz.
Geçen gün annesi burada bütün iyi niyetimle dedim "evet kadın benden nefret ediyor ama büyüklük bende kalsın" aradım işte bunları, öğlen yemeğe gidelim diye, Erik böyle ıkın ıkın ıkınıyor öğlen gelsenize diyorum, bu yok mok derken arkadan bir ses geldi "yine mi o kız yaa, bir rahat bıraksın artık seni" diye.
Yine mi o kız! Ben bir çıldırdım, "o telefonu annene ver" dedim, telefonu suratıma kapadı.
Sen kimsin de bana "o kız" dersin. O kız var ya seni ne yapar bilmez misin diye bütün gün içim içimi yedi. Ayna karşısına geçip kavga ederken söyleyeceğim cümleleri tekrar ettim durdum.
Kaşlarımı indiriyorum, "bana bakın oğlunuzu seviyorsunuz anlıyorum ama saygısızlığınız dahi bir sınırı olmalı" yok bu olmadı, ne dediğimi ben bile anlamadım, bir elimi belime koyayım kaşlarımı da kaldırayım bari "Kusura bakma ama her akşam oğlunu koynuna alan benim" höh daha neler abartma PuCCa, biraz daha yumuşak yaklaşıp masumiyeti kullanmayı deneyeyim, şöyle kafamı öne eğip "Neden böyle davrandığınızı anlamıyorum ama kırıcı değil mi bu yaptıklarınız" ağlamaklı gözler, onu yaptığı şeyden dolayı utandırma ve Erik'in gözünde artı bir puan.. Evet dedim bunu yapayım. Kalktım gittim Erik'in evine işten çıktıktan sonra. Yol boyunca kendimi kibritçi kız moduna soktum. Böyle bir acı, bir ağırlık, insanlar tarafından bir ezilmişlik duygusu yerleştirdim. Ki buna sonra kendim bile inandım; otobüste koltuk altını burnuma yapıştırmış kadın tarafından eziklendiğimi hissederek "yapma abla, ne olur abla o boncuk boncuk terlerini gördüğüm, rolondan habersiz iğrenç koltuk altını suratıma sıvama, ben de insanım, neden bana böyle davranıyorsun" diye gözlerim dolu dolu soracaktım ki bir kendime geldim, dirseğimle ittim onu, "eve gidince keselen bea bu nasıl koku hayvan karı" dermişcesine pis pis baktım. Tabi götüm yemedi o lafı söylemeye sadece bakışlarımla anlattım durumu.
Eve doğru yaklaştım, arıyorum Erik'i hala telefonu kapalı. Evde falan yoksa oraya şirin güzel bir not bırakarım hatta tatlı falan alırım ki çocuk şey desin "ayy ne düşünceli kız" desin..
Neyse gittim açtı bu kapıyı, beni görünce bir şaşırdı, bir affalladı böyle eli ayağına girdi, tuttu kolumdan kapının dışına çıkardı, sessiz sessiz "ne işin var burada" dedi.
Lan dedim yoksa bu annem yanımda falan diye yalan mı söyledi, içeride kız mı var! O seste annesinin değil de kızın mıydı? Annesiyle 20 kez görüştük benden niye saklasın kadını.. O yüzden mi o telefonu kapadı bir daha açmadı... Allahım içerde bir kız var ve bu gerizekalı kızı değil beni kovuyor!
Bunu itmeye çalışıyorum kapının oradan bir şeyler göreyim diye, o da beni itiyor görmeyeyim diye. İçerde biri var işte ve içerdekiyle yiyişmesi, yalaşması ne bilim seksin getirdiği her türlü akrobatik hareketler de bulunması umurumda değil! umurumda olan o kız içeride, ben dışarıdayım. Demek ki ona benden daha çok değer veriyor! Demek ki istediği o, demek ki o artık hangi sürtükse ondan hoşlanıyor.
Harbi içeride kim var nan, o eski çalıştığı yerde ki kaşar karı mı acaba? biliyordum abi biliyordum onla arasında bir şeyler olacağını, yemin ederim hissetmiştim. O sürtük içeride!
İtiyorum Erik'i öküz gibi güçlü, o da beni itiyor. Bir şeyler söylüyor ama duymuyorum dudaklarını kıpırdatıyor sanki, kulaklarım uğulduyor, nefes alış verişlerim beni yoruyor, her yer karıncalı tek isteğim içeri girmek. İçeride göreceğim şey beni öldürecek biliyorum ama girmek istiyorum... Onu itmeyi bıraktım, kendimi geriye çektim kafamı ikiye sallayarak "helal olsun sana sen gerçekten orospu çocuğuymuşsun" dedim. Bu sonra tuttu ağzımı kapattı, ya resmen kız sesimi duymasın diye ağzımı kapatıyor dedim ve bağırmaya başladım bildiğin bağrıyorum ama elini yüzünü tırmalıyorum çocuğun, itiyorum vuruyorum ama hala kapının oraya gelemiyorum. O inatla ağzımı kapamakla "sus lütfen" demekle yetiniyor ben ise bir kulağını koparırsasına ağzımı bırakmasını bekliyorum.
Sonra böyle bir sessizlik oldu "dur lütfen, dur" dedi, kafa salladım, elini ağzımdan çekti kendini bir parça çekti, çektiği gibi içeri ben bağırmaya başladım onu tam ittim, kapının oradan annesini gördüm..
Kadın açtı kapıyı, "napıyorsunuz ya siz" dedi böyle bir bakış attı bana ama nasıl bir bakış anlatamam, deldi ciğerlerimi yemin ederim... Erik'e baktı sonra ya o bakışı çok iyi tanıyorum.
Çocukken beni çocuklarıyla oynatmayan annelerin bakışı işte bu! Önce bana bakarlardı bir pislikmişim gibi sonra dönüp çocuklarına "ben sana ne demiştim, bu kızla oynamayacaksın demedim mi? eve gittiğimizde etlerini cimcirecem" diyen bakışı.
Erik "içeriye girelim" dedi.. ama o kadar belli ki beni istemedikleri. "Ben gideyim en iyisi" dedim, üstümü düzelttim asansöre doğru ilerledim. Arkamdan bakmadılar, hoşçakal bile demediler, daha asansörün düğmesine basmadan kapıyı üstüme kapattılar hatta..
O yolda nasıl ağladım anlatamam, kendimi nasıl hissettiğimi bile yazamıyorum o kadar kötüydü.. Kibritçi kız yanımda bok yerdi o derece kötü hissediyordum kendimi... akşam mesaj attı "Bazı şeyleri ben düzeltmeye çalışırken sen daha yokuşa sokuyorsun yapma bize bunu" yazdı. Cevap vermedim, verseydim kıracaktım ondan çok kendimi. Sonra telefon etti, "Annem bazı şeyler için erken diye beynimi yiyor biraz sabretsen kadın 2 gün sonra gidecek zaten, birazcık ya biraz... sonrası zaten normal olur" Normalden kasıt ne bilmiyorum bile, ne olacak tahmin de edemiyorum tek bildiğim şey hayat her şeyi aynı anda vermiyor. Zaten kitap yüzünden aramız bozuktu şimdi bir de annesinin benden tiksinmesi. Ben yaklaşmaya çalıştıkça, çırpındıkça her şey daha beter oluyor.
Bir şeyler düzelirken mutlaka başka şeyleri bozuyor. Ve ben düzelenlere sevinmek yerine bozulanlara üzülecek kadar gerizekalıyım.


DİPNOT: Puccagunluk.com u şeyettim bloga yazmayacağım diye bir şey yok sadece onla uğraşıyorum. Küfür etmeyin bana "bloga yaz senin ananı avradını ..." diye burada götüm çıkıyor, canım yanıyor bir de sizden küfür yiyorum ohoooooooo ayıp ama...