milliyet yazısı idi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyet yazısı idi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.01.2012

Umarım hediyeni beğenirsin

Bir yıl boyunca bütün salaklıklarıma katlandın, şımarıklıklarıma dayandın, yemek yapamıyorum diye fast food’a alıştın. O gün eline Rusya bileti verdiğim an sevinçten çılgına döneceğini biliyorum, bence hak ettin, git, gez toz...

Yılbaşı geliyor malum, bizim evde de birbirimize ne hediye alacağımızın paniği yaşanıyor. Yılbaşının bizim için ayrı bir önemi var ki, sevgilimizle birinci senemizi doldurduk. O yüzden ona çok özel bir hediye vermem lazım. İyi, kötü, güzel, kavgalı, aşık, dargın, barışık her türlü entrikalı bir seneyi doldurduk. Bir sene boyunca benim bütün salaklıklarıma katlandı, şımarıklıklarıma dayandı, beni sırtladı, hastayken başımda bir dakika bile uyumadan bana baktı. Yemek yapamıyorum diye fast food yemeye bile alıştı adam. O yüzden ona hep hayalini kurduğu bir şeyi

hediye etmek istiyorum açıkçası. Öyle ki, hediyem çok özel bir şey olmalı, hayatı boyunca hiç unutmamalı, gördüğü zaman gözleri fal taşı gibi açılmalı, bana olan sevgisi on kat artmalı, hatta hemen ardından dizlerinin üzerine çöküp “Köpeğin olurum, benle evlen” diye hüngür hüngür ağlamalı.

Şu olayları yaptıracak tek şey var, o da adama bir hafta Rusya’da yalnız başına tatil ayarlamak. O gün, eline Rusya biletini verdiğim an sevinçten çılgına döneceğini biliyorum, Boğaz Köprüsü’nün tapusunu versem öyle sevinmez, onu da biliyorum ama bir hafta sonra da adam dönmez oradan onu da biliyorum.
Varsın dönmesin, canım benim o mutlu olsun yeter... Yani bence hak etti, gitsin gezsin tozsun o dünyaya sadece salınmak için gelen hatunların arasında kendini cennette hissetsin.
Ne var ki bunda, neticede önemli olan bizi birbirimize bağlayan sevgi değil mi? Güven olmazsa, aşk neye yarar hem. Üstelik güven dediğin nedir yani, adama da kızamam ki, beni de Biscolata erkeklerinin yağmur altında gitar çaldığı boş beleş adaya atsalar, “Ayy hayır, sevgilimi bırakmam” gibi laflar mı edeceğim, peh. Paşalar gibi o adaya yerleşip kendime orada bir gözlemeci açarım. O yüzden ona kızmam, bu isteğini yadırgamam çok saçma. Hem belki gerçekten haklıdır adam, Rusya’ya sadece mimarisi için gidiyordur, tarihi yerleri gezmek istiyordur.
Hemen kendi kendime Şokala partileri, benim adamı ortalarına alan kızlar, kremşanti sıkıp ondan meyve salatası yapmaya çalışan yellozlar gibi sapık sapık şeyler düşünüyorum. Belki de sorun bendedir, adamın gerçekten karıyla kızla alakası yoktur. Bir de sanki uçaktan iner inmez bütün Rus kızları bizimkine mi saldıracak? Hem denemekte ne var ki, sonuna kadar güveniyorum ona. Ve eminim ki buraya döndüğünde ilişkimiz daha rayına oturacak, her şey daha güzelleşecek. Onu öyle çok seviyorum ki, istediği şey benim canımı yaksa bile ona hediye edeceğim.

Rusya’da değil yalnız Kadıköy’e yollamam
Şu an bu satırları okuyor olmalısın sevgili sevgilim. Valizine yerleştirmeyi düşündüğün prezervatifleri hemen aklından çıkartıyorsun. Sana hediyem 1-2 dakika bu olayın heyecanını yaşayıp gerçek zannetmendi. Umarım beğenmişsindir hediyeni, ağzının suyunu silip otur oturduğun yerde.
Rusya’ya tatile gidecekmiş de, bilmem neymiş. Seni değil Rusya’ya, yalnız başına Kadıköy’e bile yollamam ben.

Bir tur bineyim mi?

Çocukken milletin karne hediyesi bisiklet oluyordu, babamda kapının önünde bir bisikletle çıkıp gelmişti. Aylarca bana o bisikleti kullanmasını öğretmeye çalıştı ama ne zaman elini bıraksa ben yerde süründüm. En son adam cinnet getirip bisikleti paramparça etmişti. Sonra ben kıyameti koparınca üzülüp bu kez bana gitar almıştı, iki gününü aldı o gitarı başkasına vermesi. En son ağlıyordu “Yalvarıyorum şarkı söyleme, lanet olsun şunun şu tellerine” diye.
Ardından belki keman benim için daha iyidir diyerek kursa yolladı, hocamın da beni oradan göndermesi iki gününü almadı, “Müzik kulağı yok” diyerek. Spora yönlendirmek için yüzme kursuna yolladı, kardeşim ödül üzerine ödül aldı, ben sadece kantinde oturup hamburger yedim. Çünkü sudan ölesiye korkuyordum. Babam için yeteneksiz bir kızdım yani ama benim için sorun yoktu, “Bisiklet bir daha ne zaman karşıma çıkacak paten moda olmuştu, kemanı nerede çalacağım, denizi sevmem bile kumsalda yatarım” dedim durdum.


Sevgilinin yaptığına bak
Ta ki geçen güne kadar... Sevgilim ve arkadaşlarıyla Büyükada’ya gidip kahvaltı falan yapalım dedik. Bir tane de kız var aralarında, geçmişlerinde artık ne yaşanmışsa böyle gereksiz bir samimiyet, bir el kol şakaları, bir iğrençlik böyle. Bu konuyu sonra irdeleyeceğim! O kızdan nefret ettim ve kesin biliyorum geçmişlerinde manitamla bir şey olmuş, sevgili olmamışlar da bi elleşme var yani, hislerimde hiçbir zaman yanılmadım çünkü.Neyse kahvaltı yaptık, sonra o gerizekalı, sivri akıllı, götüne boğaz köprüsünü soktuğumun kızı

“Bisiklete binelim” diye tutturdu. Mal ya, bir sor bir düşün yani, belki o iki tekerleği çeviremeyen insanlar var. Neredeyse 10-15 kişilik bir grup, bisiklete binemiyorum demeye de utanıyorum. Kendi kendime “Denge sorunum var ondan” diye bir olay uydurmuştum ama birazcık hıtıklasalar, denge sorunu diye bir şeyin var olmadığını bilirler. Zaten o sırada da beni kimse dinlemiyordu, herkes büyülenmiş gibi bisikletlere bakıyordu. Sevgilime döndüm, “Ya ben süremem sanırım, biz binmeyelim” dedim, suratıma bile bakmaya tenezzül etmeden, “Bisiklet bu, kullanırsın, seç bi rengi” dedi. Bisikletmiş o, bak sen iyi ki söyledin cip zannediyordum ben onu.

Allah yüzüme gülmedi
Bisikletler önümde sıra sıra dizilmiş bekliyordu, korkumla yüzleşmeye hazırdım. Belki de gerçekten bisikleti sürebilirdim, neticede iki tane tekerlek. Ya evet, işte sorun o bence o iki ince teker ve bir takım metal şeyler beni nasıl üzerinde taşıyabilir ki? Herkes bisikletini seçti, sıra bana geldi. Bi döndüm, benimki almış bisikleti çocuk gibi şen, adamın da günü benim yüzümden zehir olmasın diyerek seçtim içlerinden birini. Biraz ilerledik, o yolda kullanmak yasak diye ellerimizle sürerek gitmeye başladık. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok ama adamı o kızla beraber tee tepeye yollamam! Bindim bisiklete, derin bi nefes aldım, “Allam ne olur zincirini çıkar bisikletin bir şey yap, manita zinciri takana kadar hayattan soğur zaten” diye dualar ederken artık iş işten geçmişti, insanlar vın vın yanımızdan geçiyordu. Hadi PuCCa gazan mübarek olsun dedim, ayağımı pedala attım. Sonra hatırladığım tek şey bisiklet benim üzerimde yerde yatıyordum.
Kaldırmak için insanlar geldi yanıma, sevgilimde parçalanan yerlerimi görünce kıyamadı, yanıma gelip “Uff mu olmuş, PuCCa’nın dizleri?” diye 3 yaşındaymışım gibi davrandı. Sonra da herkes yukarı çıkınca bana tam
3 saat boyunca bisiklet kullanmayı öğretmeye uğraştı. Sonuç, bisikletçiye, bir bisiklet parası ödemek zorunda kaldık, çünkü sinirden parçaladı onu. Ben hâlâ bisiklet süremiyorum.


18.10.2011

Yeni yıkanmış kot laneti

Beni tanıyanlar arasında bir anket yapsalar, en fazla oyu “Başı beladan hiç kurtulmaz” ve “Her şey onun başına gelir” seçenekleri alır

Banyoda pantolonumu çıkartmaya çalışırken, bir anda bana bir haller oldu, başım acayip dönmeye ve gözüm kararmaya başladı, sonra da ağır bir kedi sidiği kokusuyla uyandım. Kot pantolonum aşağı sıyrılmış, bacaklarım kardeşimin omuzlarında banyoda yatıyorum. “Lan lan lan bana ne yaptın?” diye olayları anımsamaya çalışıyorum. Anımsayamadım, tek hatırladığım çenemin delice ağrıyor oluşuydu. Ben daha ne oldu ne bitti anlamadan evin içine anoraklı insanlar girdi, aynı anda hopp başımda üç kişi belirdi. Ve altımda hâlâ bir şey yok!

Birkaç saniye “Ne oluyor, neresi burası?” tantanasından sonra alt tarafımı fark ettim. En büyük korkum gerçek olmuştu işte. “Aman yavrum donunu temiz tut, hastaneye falan düşersin. Ne pis kızmış bu derler sana bakmazlar, orada ölürsün” diyen sevgili

babaannemi hatırladım. Ağda yapmadan dışarı çıktığım anlarda, “Böyle sokağa çıkıyorum ama araba çarparsa, bacağımı Mahsun Kırmızıgül’ün bacağı zannedebilirler. Allah’ım sen beni arabalardan koru” diye dua ediyorum. Sevişirken bile, “Ne olur deprem olmasın, anadan doğma çıkmayayım sokağa” diyen bir insanım
Daha beynime kan gitmemiş ama ben kotumu çekeyim diye kalkmaya çalışıyorum. Ben çalışıyorum ama acil servis elemanları beni itiyor. Kardeşim de sağ olsun, ben bayılınca 112’yi aramış, onlar gelene kadar da “Şu kızın donunu toplayayım” diye düşünememiş. Neyse ki gelenler hep kadın ama yine de insan bir rahatsız oluyor yahu. “Doktora ayıp olmaz nasılsa” dedim, bilincimin açık olduğunu göstermek için adam gibi yanıt vermeye çalışırken.

Işığı gören geldi
Kapı açık kalmış, ambulans sesini duyan bütün komşular önce kapının önüne, oradan bir şey öğrenemeyince eve girmişler. Sağ tarafımı bir döndüm, Muazzez Abla’yı gördüm, “Ne olmuşşş?” diye kafasını uzatıyordu banyodan. Hemen gözüme lamba tutan kızın bileğini tuttum, “Donumu çekmeliyim yardım et” diye. Kapıyı kapattılar, kızlardan biri kotumu tuttu, yukarı doğru çekmeye başladı.İşte o an, ikinci korkum olan, ‘yeni yıkanmış kotu giyme’ durumuna girdim. O kotu normalde yatağın üzerinde solucan gibi kıvrana kıvrana giyiyorum. Karnımı iyice içime çekip, düğmelerini iliklerken tırnaklarımı parçalıyorum. Şimdi orada bir de stres olmuşum nasıl giyebilirim ki? Popoya kadar çekebildim, terden bir daha bayılacaktım. Gelenler de yazık, bir anda kendilerini mağaza satış elemanı gibi hissetti. “İyi oldu iyi, düğmeleri kapatmayalım genişler zaten o, giydikçe açılır” gibi laflar söylemeye başladılar.
Ardından bir anda ağzımda öyle bir ağrı hissettim ki klozetin üzerine oturdum, kafamı eğmemle kanları görmem aynı anda oldu. Sonrası hastane, bandajlar, raporlar vs vs. Çenem çatlamış, şu an ağzım yüzüm sargı dolu, rahat rahat konuşamıyorum hatta gülemiyorum bile. Ağrı kesiciler en sevdiğim arkadaşlarım. Evdeki herkes bu halimden çok memnun, özellikle sevgilim sargıların bir sene daha kalması taraftarı... Bense çok açım, çorbayla karnım doymuyor, konuşmak istediğim bir tomar şey var ama ağzımdan kelimeler çok zor çıkıyor...


Milliyet yazım idi

19.09.2011

Sakın kaybolma tamam mı?

İnsanın bir kardeşinin olması, bence ona verilmiş en büyük şanslardan biri. En azından benimki öyle, bulaşık ve çöpü kimin dökeceğini hiç düşünmüyorum. Geçen gün ortadan kayboldu ve gerçekten ölüyorum zannettim

Akşam eve yorgun argın geldim, hiçbir ışık yanmıyor evde in-cin cirit atıyor. Kardeşim daha gelmemiş diye hemen bir mesaj attım, “Saat kaç olmuş, 10 dakika içerisinde evde ol, babama söylerim İstanbul’da sabahlara kadar fink fink gezdiğini” diye mesajımı atıp, ablalık vazifemi yaptıktan sonra televizyon izlemeye başladım. Bir saat geçti, iki saat, sonra derken beni aldı bir merak. “Kız korkutulmaktan anlamadı sanırım, bir arayayım” dedim, telefonu kapalı!
İşte şimdi babalardan baba beğenebilirim, gecenin bir yarısı kardeşim ortada yok ve nerede olduğu bilinmiyor.
Hemen bütün arkadaşlarımızı aradım. “Kardeşimi gördün mü”yle cümleye başlayıp, ağlayarak “Allahhımm ben ne yapacağım, kız ortada yok”la bitirerek, herkesi acil durum pozisyonuna soktum. Allahtan çok fazla polisiye dizi izlemişim ki tek tek kağıtlara notlar alarak kendimce kızın yerini bulmak için bir şema oluşturdum.

Kızın son attığı tweet: “Kıvanç bir seks oyuncağı, seks objesi değil, iyi bir oyuncu. Taş gibi iyi bir oyuncu, kasları falan iyi oynuyor uuu yeah beybi.” Facebooktaki son mesaji: “Kuzey’i izledin mi yahu bal gibi olmuş adam, du ben bakkala gidip dönüyorum.” En son onunla telefonda konuşan kişiyeyse, “Abi adam popo yağlarını adonislere koymuş sanırım, bir saniye tatlım, bakkaldayım da bir kola, iki de karbonatlı sakız verir misiniz?” demiş.

O dombik kafa bakkal kardeşimi kaçırdı

Yani suçlu ya bakkal ya da Kıvanç Tatlıtuğ! Kıvanç’ın kardeşimi kaçırma ihtimali sanki biraz zayıf. Konuşmalara bakılırsa hatta bacım adamı kaçırmış, bodruma kilitlemiş, şokella partisi yapıyor olabilir. Ama o bakkal, kesin o kaçırdı kardeşimi, biliyorum o adam kaçırdı en son oradaymış çünkü. Hemen bütün arkadaşları aradım ve adamın evine baskın yapmaya karar verdim.

Bize geldiler hemen yuvarlak masada fikir alışverişi yapmaya başladık. Zaman geçtikçe daha da tedirgin oluyorduk. Bir taraftan biri kardeşimin bütün internet kayıtlarını inceliyor, bir taraftan diğeri beni sakinleştiriyor, biri de bakkalın adresini öğrenmeye çalışıyordu. Ortadaki bütün veriler, suçlunun bakkal olduğunu işaret edince, hemen polisi aradık.
Polisi beklerken ben de babama ne hesap vereceğimi düşünmeye başladım. Bir taraftan da öyle dualar ediyorum ki, “Onsuz yaşayamam ben” diyorum. En kötüsünü düşünüp “Ben öleyim bari” diyorum. Acaba babamı arasam mı, aramasam mı? Zaten çalışmayan beynim şu an hiç çalışmıyor, insanlar bileklerimi falan ovuyor. İnternetten arama bulma kampanyası yapmak için kardeşimin fotoğraflarından seçiyorlar.
Tam böyle kritik bir sinir krizi anında, salona üzerinde pijamaları, gözleri kurbağa gibi şiş bir şekilde kardeşim girdi, “Yaa ses tellerinize küfür edeceğim ama ha, sabahtan beri bir uyutmadınız” diye geçti koltuğa oturdu. “Acıkan var mı? Islak hamburger söyleyelim mi? Şu kumandayı nereye soktunuz?” deyip sakince geçti yerine...
Meğersem ben evde kız kayboldu diye fink atarken, hatun odasında yatıyormuş. Odasına bakmak zerre kadar aklıma gelmedi. Hemen aradık polisi “Gelmeyin, yanlışlık oldu” diye ama iş işten geçmişti kaybolmayan bir kız yüzünden ifade vermek zorunda kaldık. Bir günü de böyle atlattık yani...


12.09.2011

Cana değil mala gelsin

Ev işleri konusunda başarılı bir insan evladı değilim. Bulaşık yıkamaktan nefret ediyorum, çamaşırları yıkayıp asmayı unutuyorum, ütü yaparken ağlıyorum. Yani evliliğe giden kutsal yoluma bir sürü barikat koyuyorum

Kirli sepeti dolup taşmaya başladığı an dedim “Bari şu çamaşırları yıkayayım”, renklerine göre falan ayırıp yerli yerine koyuyordum ki, sevgili “Kotları yıkayacaksan benimkini de yıkasana, cebinde para var ama onu da bi zahmet çıkarır mısın?” dedi. Offlaya pufflaya, “Kendi evinde makine yok mu adam?” diyerek aldım pantolonunu attım makineye. Çamaşırlar bitti bir güzel astım sonra uyumak için tam yatağa gidiyordum ki, sevgili kişisini şeytan mı dürttü ne oldu artık, “PuCCa sen parayı çıkardın değil mi kotun cebinden?” dedi. İşte o an yutkundum, derin nefes aldım, çıkardım mı acaba diye düşündüm, düşünmeme gerek yoktu çıkarmamıştım çünkü. “Ne kadardı para?” dedim, vereceği cevaba göre hayatıma devam edeceğim çünkü “450 TL” deyince, “Haa çıkardım evet, uyu hadi” dedim. Ne yapayım yani, adama “Paralarını yıkadım” desem şimdi bütün gecesi zehir olacak. Bana “Beceriksiz, bir çamaşırları yıkayamadın” diyerek moralimi bozacak. Uyusun gitsin, sabah nasıl olsa yüreğine iner dedim, yattım. Yatıyorum ama bir yandan da vicdanım el vermiyor, kalbim daralıyor, uyku tutmuyor beni. “Bari gideyim de paraları ne haldeymiş diye bakayım” dedim, cebine elimi bir attım, ıykk... Bir kısmı topak topak, param parça olmuş, bir kısmı hala yerinde. Kurtarabildiklerimi masanın üzerine serdim bir güzel. “En azından hepsi gitmemiş” diye sevinip uyumaya devam ettim.

Rüyamda, sevgiliyle banka soyuyoruz, polisler böyle peşimizde. Ben ama nasıl mutluyum, koşarken alacağım ayakkabıları hayal ediyorum. Sonra paraları kuyu gibi bir yere düşürüyorum. Ardından adam beni öldürmek için kovalamaya başlıyor. “Dur, sen sevgilimsin ne yapıyorsun?” falan diyorum ama dinlemiyor resmen silahla peşimde herif. Öyle bir nefes nefese uyandım ki, dedim “Yok bu böyle olmayacak.” O kurutmaya koyduğum paraları aldım, üst üste koydum, sevgilinin uyuduğu yerin yanındaki komidinin üzerine bıraktım. Sonra da masaya bir bardak su döktüm. Böylece sabah uyandığında kendisi dökmüş sansın, kendi haline yansın diye. Bardağı bıraktım, tam yatağa doğru gidiyordum ki, korku filmi gibi bir çift gözün yatağın içinde beni izlediğini gördüm. “Pucca, neden suyu döktün oraya manyak mısın?” dedi. Şimdi burada iki yolum var, ya uyurgezer olduğuma onu inandıracağım ya da şirinlik yapacağım. Uyurgezer olduğumu yemeyecek gibi duruyor, bari beni psikopat sanmasın diye, oturdum anlattım gerçeği.
Önce kalbine iner gibi oldu 1-2 dakika nefes alamadı sanki. Sonra gözlerimi monçiçi gibi açıp, “Özür dilerim, gerçekten bilmeden yaptım” deyince yumuşadı, biraz da uyku sersemliğinin etkisiyle “Bir dahakine çamaşırları ben yıkayayım” diyerek döndü uyudu.
“Yine dört ayağının üzerine düştün PuCCa sultan” dedim kendime, bu durum işime geldi gibi. Yemeği yaktığım için yemekleri yapmayı da o üstlenmişti, perde takarken düşerim diye o görev de onun oldu, bulaşık yıkarken çok konuşuyorum diye onu da “Lanet olsun” diyerek aldı. Sıra ütüye geldi, bakalım onu sevgiliye nasıl devredebilirim?


Milliyet Cadde yazımdandır öhmm öhmmm

10.06.2011

PuCCa ile 24 saat

Geçen gün derginin birinde ünlü bir mankenin hafta sonunu saat saat nasıl geçirdiğini yazmışlar. Hatunun yaptıklarını okudum, tövbeler olsun anacım benim hafta sonuma bak bir de diyerek utandım kendimden.

Sabah 8:00- O, güzel bir günü kaçırmamak için erkenden uyanmayı tercih ederken; ben rüyamda İspanyol erkeklerine krem şanti sürme başkanlığına seçildiğimi görüyorum…

8:30- O, Güne zinde başlamak adına kuvvetli bir kahvaltı için bla bla mekanını tercih ederken; ben hala yastığıma salyamı bırakarak uyuyorum…

9:30- O, kahvaltıdan sonra harika bir sporun iyi gideceğini düşünüp kardio mardiyo hak getire patır patır koşturuyor. Ben ise hala uyuyorum, o sırada durumuma hareket getiren tek şey çişimin gelmesi. Uykudan uyanma ile uyanmama arasında kalıp, “Allaam eğer çişimi geçirirsen kalkınca üç kurban keseceğim, lütfen beni uykumdan uyandırma” diye mırıl mırıl duamı edip çişimi psikolojik olarak erteleyerek bunu ulvi güçlere bağlıyorum.

13.00- O, sporunu bitirmiş, bir güzel duşunu da almış, hatta evine geri dönüp, süslenmiş öğle yemeği için Nişantaşı’nda karşılığında 2 ayakkabı alabileceğim bir mekanın yolunu tutmuş. Ben ise kardeşimin açtığı televizyonun sesine uyanmışım. Bas bas bağırıyorum, gözlerim şiş ağzım burnum kaymış, saçlarım Ayşe Özgün tadında, “Burada insan yatıyor bee insan, düşüncesiz pislik! Kapa onu atarım valla camdan haa!” diye kızcağızdan bütün bastıran çişimin öfkesini alıyorum…

14.00- O, hafif salatasını yiyerek, arkadaşlarıyla birlikte pıt pıt butikleri gezmek için yol alırken, ben yatağın üzerinde popişimi kaşıya kaşıya “bugün ne yapsam yaa” diye düşünüyorum. Sonra klozetin üzerinde tavanı, yerdeki mermerlerin şekillerini inceliyorum, bir tanesini acayip bir şekilde Orhan Gencebay’a benzetiyorum. Sonra banyo yapmam gerektiğini düşünüyorum, yemek mi yesem banyo mu yapsam diye çok zor bir karar vermem gerektiğini fark ediyorum. O, kendisine alacağı ayakkabının rengine kara verirken, ben banyodan vazgeçip aynada yüzümü yıkıyorum.

16.00- O, arkadaşlarıyla alışverişten yorulup güzel bir film izlemeye karar veriyor. Ben ise kardeşime yalvararak kendime kahve yaptırıyorum. “Eğer kahveyi sen yaparsan valla billa ben de yemek yaparım, ne olursun kahve istiyorum sadece” diyerek. Yaa zaten şu kıza kahve diye yalvardığım enerjiyi kendim yapmak için kullansam daha az yorulurum. 25 dakika sadece yalvarmayla geçiriyorum, sanki portakallı hindi dolması istiyoruz, alt tarafı sıcak suyun içine atılmış bir kaşık kahve yahu.

18:00- O, filmden çıkıyor arkadaşlarıyla resim sergisine doğru yol alıyor. Yolda yemek yiyecekleri bir yer görüp acıktıklarını hissediyorlar oraya oturuyorlar. Ben ise, dikkatini çekti mi bilmiyorum hala yemek yemedim. Buna rağmen bir bacağımı kes, onun kilosu kadar var ya da yok. Bilgisayarımı açıyorum, Twitter’a bakıyorum, Facebook’ta eski sevgililerimi, onların yenilerini kurcalıyorum. Arkadaşlarımın kekomançi iletileri ile dalga geçiyorum, bir yandan da kardeşimle kavga ediyorum. Kızcağız yemek yiyelim diye ağlıyor, ben ise “yaparsan yeriz gözümm” modunda takılıyorum. Sonra dışardan yemek söylüyoruz…

21:00- O, artık yorulup evine dönüyor, sonrası güzel bir duş, hafif meyveler bla bla... Ben ise saate bakıyorum “aaa akşam olmuş yahu, bu saatten sonra ne yapılır ki? Bari dvd izleyelim napalım” diyerek üzerimden pijamalarımı bile çıkarmadan o koltuğun üzerinde sızana kadar bekliyorum…

Bir Pazar günüm de böyle yok olup gidiyor yani…