8.11.2013

Yüzleşme, Özgeçmiş, Ay Hadi İnşallah!


Hani insanın hayatında yaşadığı bir yüzleşme anı vardır ya, Hah! İşte onu ben dün yaşadım. Dünyaca ünlü bir markanın mağaza açılışı var. Ben de bunların hınılarının hınısından hınısının bir şeyinde vardım, o yüzden oraya gittim. Bir anda kendimi koltukların üzerinde yaylana yaylana, elimizde şampanya kadehleri; kızlarla, suratlarımızın fotoğrafını çekerken buldum. Eee hadi çekiyorsun tamam, ama bir de üstüne oturmuş öpücük atmışım. Kırmızı bir ruj, ama nasıl dağılmış! Tazeleyeyim derken her yana da dağıtmışım zaten, kekomançiyim ya bildiğin!
Napıyorum ben dedim ya, gerçekten napıyorum!

Hayatım, dünyanın en sıkıcı dizisi sanki... Marilyn... Norma, vallahi çok özür dilerim! Seni o kadar benimsemişim, öyle bir sevmişim ki hayatım senin Türk versiyonuna döndü! Türklere yaptığımız için zaten bi çok şey değiştirildi. Ünlü bir film yıldızı olmak isterken kimse tarafından kabul görmemiş, seksi de etiket gibi yapıştırılmış bir kariyere sahipsin. Atıyorum işte bana yazar diyenin giotine götürüldüğü bir yerde, o lanet seks üstüne yapıştırılmış internet üzerinden günlük tutan bir kızım. Seks yok ama işte; bende, seks yok! Vallahi billahi yok ya, dilimde tüy bitti. Kendimi parçaladım seks yok diye diye. Kim götünden attıysa, bir dedikodu var ki seks hayatını anlatıyor diye, yok anacım, yok olsa anlatcaz ama yok yani!
İnstagramımda o poza bakarken onu düşündüm, bu ne ya! Bu ne hal! Marilyn Monroe, kendi memleketinde aynı mağazının açılışında o koltuğun üzerinde poz verir. Taş gibi de olur o pozu maşallah. Bir de bana bak! Triko bir kazak, kırmızı ruj, dudaklarımı öne ata ata, yanımda da iki kız arkadaşımın kafası, çantamı nereme sokuşturacağımı bilmeden poz vermişim. Hiç olmuş mu Puccam, aa benim güzel kızım hiç olmuş mu? O sen değilsin bi kere!

Sen, adam senle ilgilenmedi diye evini yakan; düğün sesinden rahatsız oldun diye polise haber veren; Karakollarda ağlayan, yollarda kusan, içen, rezil olan ağzının ayarı olmayan bi kızsın. Ne yaptın sen ya, şittttt titre bi, kendine gel. Bir de balıketine hiiiç yakışıyor mu, cık cık cık!

Öncelikle, bu işin geçmişine bir gidelim. Ben kimim, onu bir öğren istersen. Çok ağır bir çocukluk geçirdim, burada şimdi anlatsam kendini asarsın. Arabesk, acı, kahır… Kemalettin Tuğcu kitapları yaşadıklarımın yanında masal kitabı kalırdı, yani düşün o derece. Annemle babam ayrıldılar, babam annemin yanından aldı sonra bizi. Ardından da ismime kadar her şeyimi değiştirdim. Yaşadıklarım ancak o zaman unutulurdu sanki! Herkes unuttu gerçek ismimi, arada bir kimlikle işim olduğunda aklıma gelirdi sadece o kadar. Ama internetin orospu çocukları, durup durup hatırlattılar, canları sağ olsun.
Ergenlik desen; şımarık, rezil, leş! Saçlarım oksijenle açılmış, kirpiklerimde şeffaf rimeller falan... Ardından mavi siyah saçlı metalci; sonradan tiyatrocu olmak isteyen, keman çalmak için uğraşan çok bilmiş. Ha bire kimlik arayışındaydım yani anlayacağın.
Bi de bakireyim diye dağı taşı götürdü sevgilim, üstüne 'İhtiyaçlarım var napimm' diyerek, arkadaşıma hallendi. Bir darbe de oradan aldım.
Sonra üniversite sınavını ilk girişte kazandım, ama ek kontenjanla gittim, o başlı başına bir hikâye zaten hiiç anlatmayayım şimdi.. Radyo televizyon sinema bir de üzerine gazetecilik okudum. Öyle boş beleş bir kız değilim aslında. Ama işte, okudum da kendime mi okudum? Sevgilimin peşinden gitmek için... Boş beleş değilim de azıcık geri zekâlıyım sanırım.
Ben bi aşık oldum, bi aşık oldummm… Allah’ım yok böyle bir acı!

Yok, kimseye hissetmediğim bir güven var ona karşı içimde. Hep yanında olmak istiyorum, hep ona bakmak, hep onun olmak… Aşığım ya, geberiyorum ona olan aşkımdan! Evleneceğiz, her şey hazır ama çocuk hazır değil, çocuk daha çocuk! Bitti tabii, ben de gittim onun şehrinden. Benden sonra birini buldu, ben de hazmedemedim tabii bunu, kalktım bu blogu açtım. Çocuk hakkında attım tuttum. Sonra da acı acı şiirler şarkılar falan yazmaya başladım. Bir de çocuk, o kızla evlendi üstelik! Allaaaaaahhhh, kalbimi aldılar et döver gibi tak tak tak ezdiler sanki.. Haa ama sonra boşandılar. Gülmüyorum be, banane Allah herkesin yu... Ayy kimi kandırıyorum? Duyduğum gün sevinçten timsah dansı yaptım evde!
Sonra burada yazmaya başladım. Çoook uzun süre bir kişinin bile okuduğunu düşünmüyordum. Ardından bunları kitap yapalım, dizi yapalım diye tutturdular. Büyük bir gururla 'hayır' dedim. O ‘hayır’ı her ne kadar entellikten demiş gibi dursam da, yok dememin gerçek nedeni gayet de 'amaaaan bir kişi bile okumayacak' durumuydu. Sonra Cem Mumcu geldi, ‘bütün bloggerlara bir fırsat’ dedi. ‘Alllaaaaah’ dedim, niyeyse o zamanlar blogger olmak şimdiki gibi değil. Hepimizin götü çıkıyor hakkını korumak için. Hoop bi dava açılıyor, bütün bloglar kapanıyor. Ben de ‘bir sürü seri olacak nasılsa, arada kaynarım, torunuma torbama hatıra kalır, ileride gösteririm’ dedim. Ardından bana en büyük kazığı bloglar attı! Tabii bir heves, bir furya… Ya bu blog bilmem ne başkanları seçiliyor. Adamın biri de daha kitap çıkmadan alıp fotoğraflarımı yayınlamıştı. Sonra başkası beni erkek yaptı, ardından bir başkası 60 yaşında kadın, kimisi reklam kampanyası dedi… Ulan senelerdir beraber yazıyorduk, hiçbir sorunumuz yoktu, şans bana güldü diye ne saldırılar, ne öfke, ne kin anlatamam!
Hele ekşi sözlük... Yaaa adam benim için, kesin bu blog dizi olmalı yazmış. Kitap çıktıktan sonra da, 'Hayatımda duymadım, okumadım, bilmiyorum ama çok bok, inşallah geberir!” hep aynı. Birine de Twitter’dan cevap yazmadım diye onlarca entry girmiş 

Bu arada, İstanbul'dayım bir reklam ajansında çalışıyorum, azıcık maaşım var. Kurtuluş’ta bıyıklı bir ev arkadaşım var. Karşı binamız, porno sitesi kenarı gibi. Siyahîler, fahişeler, travestiler, Japonlar! Sürekli bir cinayet, bir şey oluyor evde. Bıyıklı da rahat durmuyor! Bir sevgilisi var, adam her gün evde, sıra gecesi zılgıtlar, leleleeeyyy!

O zamanki sevgilim; beni terk etmiş, İngiltere'ye gitmiş. Üstelik bir mektup yazmış bana, çükü düşsün! Bir de arkadaşım var Ankara'dan, kızın derdi benimkinden daha ağır. Yapayalnızım, kimsem yok! FriendFeed diye bir yer var, orada yazıştıklarımla ancak. Onlarda da bir moda akımı başladı sonra, herkes herkesle tanışınca büyü bozuldu. Kelimenin tek anlamıyla kimsesizim. Dışarıda herkes kitaptan bahsediyor, röportajlar, onlar bunlar… Otobüsteyim, okuyan kişileri görüyorum, kahkaha atıyorlar. Gidip vurmak istiyorum, 'ben onları yaşarken ağladım taaammmııaaa!!!' diye.

Bu arada ilkokuldan beri hayatımdaki her şeyi tuttuğum günlüklerim var, oraya yazardım. Babamın ajandaları benim için günlük demekti... Yani bu kitap benim için bir tarih, bir hayalimin gerçekleşmesi ama sorarsan kutlayacak bir kişim bile yok! Çünkü kimseye söylemedim, anlatmadım… Gizli karakterdim. Güya tabii. Ajanstaki herkes biliyor, daha iki hafta önce ananem öldü diye izin almışım, kitapta kadını her fırsatta öldürüp, izin aldığımı yazmışım. Yan masamda oturan kişi gecemin nasıl geçtiğini biliyor.
Üstelik bu arada herkes gibiyim. Yani bir bakın yazdıklarınıza, ne yaşadığınızı başkası hemen anlar. Bir insanın Twitter profilinden bile, ne zaman tatile gitti, ne zaman döndü, ne ara sevgilisi oldu, bir ara aklı birine mi kaydı hepsini anlıyoruz. Bir de özel hayatın gizliliği diye saldırdılar. Eee ben buraya yazmışım o hayatı, sen fotoğraflayıp albüm yapmışsın. Deterjan kafa, bana saldıracağına, internetin özel hayata olan tutumuna laf söylesene! Bak yine sinirlendim. Bu huyumdan da bir vazgeçemedim zaten. ‘Koca fenomensin Pucca, millete küfretme artık’ diye kendimi tutmaya çalışsam da bazen bir giriyorum ki analı bacılı, Menemen hattında minibüsüm var zannedersin!

Ardından bir tuttu, bir tuttu günlükler önünü alamadık! Maşallahhh.... Tahtaya falan vursana bir, varsa yanında manitana da vursan olur. Odun hepsi zaten! Aşk dediğimiz şey kadının beyninin içinde başlayıp, biten bi olaymış onu anladım. Vur, vur bir şey olmuyor! Bu arada günlük tuttukça tabii o ilk başta tutunduğum ne varsa kaydı gitti elimden.

Gel zaman, git zaman artık sıkıldım bu gizlilikten. Benim zamanımda internette insanlar isimlerini vermezdi. Ben böyle gördüm, bunu bildim. Ama gel gör maillerimi, bir fotoğrafım için benden milyon dolarlar isteyen mi, siteler açan mı o fotolarla. Ulan lösemiyim diye milleti kandıran küçük Pucca’lar mı? Babam da bir gün aradı, 'ben seninle gurur duyuyorum, sen de kendinle gurur dur artık!' dedi, yani kitaptan haberi olduğunu söyledi, bu durumda benim için gizlilik falan artık rafa kalktı.

Çok kırıldım, çooook kalbim kırıldı, çok ezildim. Hayatta en büyük acımasızlığı kendime yapmışımdır. Yani düşmanımı kendim kadar harcayamam. Ama her gün ‘çirkin, çirkin, çirkin, Kuran’a işemiş, babası bilmem ne yemiş’ tarzında ve daha ağza alınmayacak tonla hakaretler okumak beni artık delirtti.
Çok sindim, çok kapattım kendimi. Kendi üç beş arkadaş grubum dışında kimseyle görüşmedim. Zaten grubumuzda aşk, intikam, entrika hiç eksik olmadı! Sadece arkadaşlarımın davetine gittim, çok özel değilse kalabalığa karışmadım bile. Hatta bana ulaşamazlar, telefonumu açmam, kimseyle görüşmem, konuşmam...

Bir de kaç kez dolandırıldım, ne sen sor ne ben anlatayım.

Sonra geçenlerde eski günlüklerimi okurken 30 yaşına gelmeden yapılacaklar diye bir kâğıt buldum. Her şeyi yapmışım neredeyse. Hayalimdeki eve kavuştum, kira ama olsun. Bir köpek, bir kız kardeş, bahçede balıklar, bir de kedi ailemiz var başa bela onlarla yaşıyorum.
O fotoğrafta o kekomançi halimi görünce, şimşek çaktı beynimde. Ben seni çok özledim blog! Sen yokken neler neler yaşadım ama gel gör ki sana yazmadıktan sonra bir anlamı yokmuş onu anladım. Milyon kez sana dönmeye çalıştım ama hep kendi kendime yok, işim var, yok kafam karışık diye diye geri durdum.
Ama bu kez, çocukluğumda dizlerimi karnıma çekip hayalini kurduğum her şeye sahibim! Daha fazlasına da ihtiyacım yok! Biraz evin hayalini kasvetli yapmışım sanırım, ev fazla testosteron salgılıyor. Bir sevgilim var, kendi çapında ünlü sayılır o da tamam. Bir köpeğim var, pekingese bir gözümüz görmüyor ama o da tamam! Bir arabam var, kız jeep kia o da markadan kullanayım diye verildi, ehh o da tamam. Sadece yazı yazarak yaptığım bi işim var, ohh mis gibi.
Küçük Aptalın Büyük Dünyası, Ve Geri Kalan Her Şey, Allah Beni Böyle Yaratmış derken serinin dördüncüsü Ay Hadi İnşallah da çıktı sonunda. Ben ölene kadar da devam edecekler. Kendi belgeselimi, kendim yapıyorum işte daha ne! Ayrıca yazar değilim, internette kendi blogu olan, o blog yazılarını kitap sayfasına aktaran birisiyim sadece. Hürriyet Pazar ve Elele’de yazıyorum. Bir de şimdi dizi yazıyorum, Allah’tan eğitimini aldığım, en önemlisi zamanında ucundan kıçından girdiğim bir iş.
Yani demem odur ki ben sana geri döndüm. Artık yine eskisi gibi yazmaya başlıyorum, çünkü ancak yazdığım zaman kendimi iyi hissediyorum. Ben benden çıktım ya, kendimi bulmam lazım!
Sen hayatımda yokken neler oldu bir bilsen! Ne rezillikler, ne kıroluklar, ne hassiktir lan bu da olmamıştır’lar.
Altı hatta yedi senedir beni takip eden, derdimi dert bilenler, kimse tarafından sevilmemiş birine öyle bir şey verdiniz ki hiç haberiniz yok. İyi ki internet kahramanı olmuşum, iyi ki çirkin blogger kız olmuşum, iyi ki terk edilmişim de burayı açmışım!
Ben artık büyüdüm, ee boru mu seneler geçti, benimle beraber siz de büyüdünüz, kim bilir başınıza neler geldi! Popçu gibi bitirmek istemezdim ama vallahi seviyorum sizi, çünkü başka yapacak bir şeyim yok!
NOT: 10 Kasım Pazar Saat:14.00 Tüyap İmza salonunda ‘Ay Hadi İnşallah!’ için görüşürüz, görüşür müyüz? İmza detay


Bu arada Pucca, Allah seni kahretmesin, bunu da başardın kız!!!!






23.03.2013

Cumartesi Kahvaltısı

Senden sonra her şey sanki daha iyiye gitti
Kilo verdim, daha neşeliyim, daha kendimleyim
Daha ile başlayan bütün eylemlerim mutluluk üzerineydi
Salonda Erman Toroğlu'nun sesini duymuyorum mesela,
Ya da benden önce uyanıp dan-dun seslerinle sinir krizi geçirmiyorum
Tek kendime kahve yapmakla yükümlüyüm
Ya da senin acıkmanı beklemek zorunda değilim
Her şey daha iyiye gidiyor sanki
Sadece bazen uyanıyorum, döndüğümde sırtını görecekmişim gibi oluyor
O tarafta hala iki yastık var, tek yastıkla yatamazsın diye
Bi tek bu, sabahları zor geçiyor işte...
Yalan söyledim, Erman Toroğlu'nu açıp açıp ağlıyorum
Kral Tv'yi de açıp ağlıyorum
Arabada zaten hep slowturk var
Evet, tuvalette de ağlıyorum...
Şu an suratımda patatesli maske var ve gözyaşı yüzünden mundar oldu
Yüzü mermer gibi yapıyormuş, gözenekleri sıkıştırıyormuş
Bunları bile anlatacak kimsem yok düşün,
Hoş, sana anlatsam sanki dinliyordun da
Ama olsun, insan yine de ne yaşarsa anlatmak istiyor...
Biz olamadık diye ağlıyorum, bazen neden tanıştık diye, bazen de haberlere
Hayal ettiğim gibi yaşamadık, hep tuttuk kendimizi
Daha fazla acı çekmemek için hep kurallar koyduk
'Bir gün bitecek' diye altını çize çize birbirimize okuduk
Böyle aşk mı olurdu, aşk olsun ya insan hemen mi unutulurdu?
Bazen haberini alıyorum, o mekanları tek tek basıp
O takıldığın sürtükleri tuvalete götürüp, kafalarını muslukla yarmak istiyorum
Öyle bir şey tabii ki yapmam saçmalama, bunun için adam tutarım...
Ne yapabildim ki zaten, ne zarar verdiysem hep kendime
Mağaza elemanı 'artık anti aginglere başlamalısınız' dedi
Sonra senden ayrılmaya karar verdim
Öyle kara lanet bir gündü,
Yağmur yağıyordu, ağzına sıçayım o ugglar su alıyordu
Başladığımız yerde bitirdik zaten,
sen de dünden hazırmışsın, insan bir zorlar
İnsan bi dener ya, ne bileyim düzelirim belki der
Maşşallah yani davul zurna ekibiyle karşıladın beni,
Atatürk ortaokulu folklor takımı arkandaydı
Ayrılığımız adına hayır kermesi kurmadığın kalmıştı...
Bazen sinirleniyorum sana, tek yastık koyuyorum olduğun tarafa
Koltukta oturduğun tarafa oturuyorum
Zil sesinden nefret ediyorum...
Bu kadar basit bir şeyi başaramadık diye söyleniyorum
Seni aramak istiyorum
Telefonla konuşmaktan nefret ediyorum.
Cumartesi sabahları hep umutlu oluyordu sanki
Tabii biz Pazar günü olmayı seçtik,
Ertesi gün olan iş günü yüzünden değerimizi bilemedik...
Geç uyandık, gün bitti;
Erken uyandık, hep bi telaş, bıkkınlık
Nasılsa bitecek bir gün hali...









12.02.2013

Ertesi Gün...



Ertesi gün hapı daha yeni ülke sınırları içerisine girdiği zamanlardan birinde bütün gazeteler bayrak bayrak bunu yazıyordu. Devrim, kadınlar için inanılmaz buluş, artık kabuslara son bla bla bla. Kanatlı orkid'den sonra ilk kez kadınlar için bir şey yapmışlar diye tabii mutluluktan uçuyoruz. Ay hadi inşallah, darısı bir saatte 5 kilo zayıflama, tek sürüşte portakal kabuklarını soyma, geceden alınan bir hapla gündüz istenmeyen bütün tüylere acısız, zahmetsiz elveda sıra bunlara da gelecek diye göbek atma seviyesindeyiz. O dönemlerde böyle google datası şimdiki gibi değil, forum siteleri yeni yeni kıvılcımlanmaya başlamış internette bir şey aramak ölüm ötesi, kulaktan duyduğumuz ne varsa bizim için doğru olan o zamanlar o... 

Üniversitede okuyorum, bir fısıltı yayıldı okulda ertesi gün hapını yasaklayacaklarmış, daha hap gelmeden elimizden gidecek diye panikledik tabii ama bu paniğimiz kendi içimizde, dışarda daha çok şöyleyiz, “Benim zaten işim olmaz öyle şeylerle”, “Canım ben bakireyim” “3 senedir Batuyla aynı evde yaşıyoruz ama Batuşum bana hiiiç dokunmaz”, “arkadaşım üç gün gecikmiş bişi olur mu acaba? Allah aşkına cevap verin bir şey olur mu?” 
Sevgililer günü zamanı tabii ben yine lanetlenmiş gibi o günü yalnız geçiriyorum, o zamanki sevgilimle kavga etmişiz, bütün gece pencerenin önünde 'ha şimdi gelecek, ha sürpriz yapacak, hah araba geldi o sanırım' diyerek bekliyorum, adam tabii gelmedi, ben de salondaki dandik kanepede yattığımla kaldım. 

15 Şubat sabahı okula bi kız arkadaşımla gidiyoruz, yolda da bu ertesi gün hapından bahsediyoruz, okulun oradaki eczanenin önünde olan kalabalığı görünce biraz meraktan, herkes alıyo eve depolayalım kenarda dursun mantığıyla, biraz da yasaklanır falan depolamalıyız diye o kalabalığa girdik. Seda Sayan'ın programında bile o kadar kadını bir arada görmemiz imkansızdı, o derece The Walking Dead sahnesi gibi gözleri dönmüş bir şekilde eczacıyı az getirdi stoklarında yok diye boğacaklardı. Ama asıl olay bu değil, onca kızın içinde birkaç fedakar erkek vardı, sevgilileri için almaya gelen. Allahın işi ki onların arasında o kavga ettiğim sevgilimde duruyordu, kabak gibi bekliyor orada, bir de eczacıya atar yapıyor “hadi getir artık” diye. 
Kan beynime sıçradı sıçrayacak, gözüm seyiriyor, alnımdaki damarlar pıtı pıtı çıkmış kenardaki ponza taşını alıp kafasını yara yara oracıkta öldürmek istedim. Hatta eczacıların garip bir tartısı var ya eşşek mi at mı artık onları tartan şeye benzeyen, onu böyle boylu boyunca kafasına gömmek istedim.  Tam ona doğru yürüyordum ki göz göze geldik, sonrası cümbüş, eczanenin içinde bir kavga etmiştik ki camı pencereyi indirecektik, 'sen burada ne arıyorsun' diye, benimki gerçekten meraktandı o konuda sıkıntım yok ama orada kalabalığa zaten rezil olmuşuz ağrı kesici için geldiğimi söyledim, ne yapsın o da sustu. Sonra ben ve kavgayı izleyen bütün herkes adamın ağzından çıkacak kelimeye beklemeye başladık, bir tarafım 'Ne olur gece kızın birinin çekirdeğinden reçel yaptım demesin' diye içli içli yalvarıyor, diğer tarafımda 'O kızı ibreti alem olsun diye kampüsün ortasında sütyen telimle delik deşik etmezsem' diye kendini gaza getirmeye çalışıyor. Benimki de dünyanın olağan şeyini söylüyormuş gibi sakin sakin “Anneme aldım” dedi! 

Ve ben buna o zaman inanmıştım ya, yanımdaki arkadaşım bile kahkaha attı da ben “annesine almıştır, yalan söylemez yani” diye bir de savunmuştum adamı. Allahım aşk insanı sadece kör değil, direk katıksız geri zekalı da yapıyormuş demek ki... Hayır, bir de adamın kartı sorun çıkardı, aldığı ertesi gün hapının parasını da ben ödemiştim. Tohumuna para saydım lafının anlamını canlı canlı yaşadım bildiğin. Sevgililer gününe dair sanırım en garip anım bu olmuştu. 

15.05.2012

karma.

Bira içip leş olduğum geceleri özledim sanırım.
Artık bira içmiyorum mesela, bir bira bir ekmek yemeye eşmiş.
Ben ne zaman bunları düşünür oldum ki?
Aslında hep düşünüyordum, ama uygulama yoktu
Yoksa iki artı bir büyüklüğünde götüm nasıl olurdu...
Göt demişken, aklıma ara ara takılıyorsun merak etme
İnsan insanı sikiyormuş, anasına avradına kadar hem de acı acı sikiyormuş
o bile acıtmıyormuş ama insanın insanı unutması acayip koyuyormuş.
Avuçlarımın içleri hep dışa dönükmüş seninleyken,
beraberken hep 'ben' diye başlayan cümlelerim şimdi sen olmuşsun.
Buna da Allahın bana vermiş olduğu bir ceza diyelim.
Şimdi bir köpeğim var, onunla annelik güdülerimi ölçüyorum.
En çok korktuğum şey anne olmaktı, ya be-ce-re-mez-sem derdim.
becerebiliyormuşum.
Ya da dur ya, köpekle bebeği aynı standartta mı değerlendirdim az önce
lafımı geri aldım biraz daha zaman gerek bana...
Eskiden canım acırken slow turk dinlerdim,
Şimdi müzik duymak bile istemiyorum sanırım.
Biraz başım ağrıyor,
Baş ağrısı da hep bana yalan gelirdi doğrusu
Doğruymuş... Beynimin içinde solucanlar ürüyormuş
Ben artık bu diğer yarımı bulma olayından çok sıkıldım
Büyü yok, sihir yok,
O karnımda uçuşan kelebekler götümden çıkmak istediği çırpınıyormuş
Her şeyi yanlış anlıyorum.
Bir daire var ve ben ne onun etrafında dolanıp duruyorum
yaşlanıyorum, korkuyorum, korktukça siniyorum
ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.
Olayları yazmaktan hislerimi unutmuşum
Çok uzun zamandır dizi izlemiyorum
Hepsinin sonunu biliyorum
Kötü kişi gidiyor, iyiler birlikte oluyor
Kahraman hep kazanıyor.
Çünkü kahraman iyi, çünkü ilk başta çekingendi,
çünkü diğerlerine göre hep daha sakindi
İnsanlar taşkınlık yaparken bir tek onun aklına durmak geliyordu
Başına gelen bütün belaların nedeni diğerleriydi
Ki bu normal hayatta olsa, kendisi kahraman değil ezik olacaktı
işte bu yüzden diziler, filmler baştan yalan, karakter yalan.




30.01.2012

Umarım hediyeni beğenirsin

Bir yıl boyunca bütün salaklıklarıma katlandın, şımarıklıklarıma dayandın, yemek yapamıyorum diye fast food’a alıştın. O gün eline Rusya bileti verdiğim an sevinçten çılgına döneceğini biliyorum, bence hak ettin, git, gez toz...

Yılbaşı geliyor malum, bizim evde de birbirimize ne hediye alacağımızın paniği yaşanıyor. Yılbaşının bizim için ayrı bir önemi var ki, sevgilimizle birinci senemizi doldurduk. O yüzden ona çok özel bir hediye vermem lazım. İyi, kötü, güzel, kavgalı, aşık, dargın, barışık her türlü entrikalı bir seneyi doldurduk. Bir sene boyunca benim bütün salaklıklarıma katlandı, şımarıklıklarıma dayandı, beni sırtladı, hastayken başımda bir dakika bile uyumadan bana baktı. Yemek yapamıyorum diye fast food yemeye bile alıştı adam. O yüzden ona hep hayalini kurduğu bir şeyi

hediye etmek istiyorum açıkçası. Öyle ki, hediyem çok özel bir şey olmalı, hayatı boyunca hiç unutmamalı, gördüğü zaman gözleri fal taşı gibi açılmalı, bana olan sevgisi on kat artmalı, hatta hemen ardından dizlerinin üzerine çöküp “Köpeğin olurum, benle evlen” diye hüngür hüngür ağlamalı.

Şu olayları yaptıracak tek şey var, o da adama bir hafta Rusya’da yalnız başına tatil ayarlamak. O gün, eline Rusya biletini verdiğim an sevinçten çılgına döneceğini biliyorum, Boğaz Köprüsü’nün tapusunu versem öyle sevinmez, onu da biliyorum ama bir hafta sonra da adam dönmez oradan onu da biliyorum.
Varsın dönmesin, canım benim o mutlu olsun yeter... Yani bence hak etti, gitsin gezsin tozsun o dünyaya sadece salınmak için gelen hatunların arasında kendini cennette hissetsin.
Ne var ki bunda, neticede önemli olan bizi birbirimize bağlayan sevgi değil mi? Güven olmazsa, aşk neye yarar hem. Üstelik güven dediğin nedir yani, adama da kızamam ki, beni de Biscolata erkeklerinin yağmur altında gitar çaldığı boş beleş adaya atsalar, “Ayy hayır, sevgilimi bırakmam” gibi laflar mı edeceğim, peh. Paşalar gibi o adaya yerleşip kendime orada bir gözlemeci açarım. O yüzden ona kızmam, bu isteğini yadırgamam çok saçma. Hem belki gerçekten haklıdır adam, Rusya’ya sadece mimarisi için gidiyordur, tarihi yerleri gezmek istiyordur.
Hemen kendi kendime Şokala partileri, benim adamı ortalarına alan kızlar, kremşanti sıkıp ondan meyve salatası yapmaya çalışan yellozlar gibi sapık sapık şeyler düşünüyorum. Belki de sorun bendedir, adamın gerçekten karıyla kızla alakası yoktur. Bir de sanki uçaktan iner inmez bütün Rus kızları bizimkine mi saldıracak? Hem denemekte ne var ki, sonuna kadar güveniyorum ona. Ve eminim ki buraya döndüğünde ilişkimiz daha rayına oturacak, her şey daha güzelleşecek. Onu öyle çok seviyorum ki, istediği şey benim canımı yaksa bile ona hediye edeceğim.

Rusya’da değil yalnız Kadıköy’e yollamam
Şu an bu satırları okuyor olmalısın sevgili sevgilim. Valizine yerleştirmeyi düşündüğün prezervatifleri hemen aklından çıkartıyorsun. Sana hediyem 1-2 dakika bu olayın heyecanını yaşayıp gerçek zannetmendi. Umarım beğenmişsindir hediyeni, ağzının suyunu silip otur oturduğun yerde.
Rusya’ya tatile gidecekmiş de, bilmem neymiş. Seni değil Rusya’ya, yalnız başına Kadıköy’e bile yollamam ben.

Bir tur bineyim mi?

Çocukken milletin karne hediyesi bisiklet oluyordu, babamda kapının önünde bir bisikletle çıkıp gelmişti. Aylarca bana o bisikleti kullanmasını öğretmeye çalıştı ama ne zaman elini bıraksa ben yerde süründüm. En son adam cinnet getirip bisikleti paramparça etmişti. Sonra ben kıyameti koparınca üzülüp bu kez bana gitar almıştı, iki gününü aldı o gitarı başkasına vermesi. En son ağlıyordu “Yalvarıyorum şarkı söyleme, lanet olsun şunun şu tellerine” diye.
Ardından belki keman benim için daha iyidir diyerek kursa yolladı, hocamın da beni oradan göndermesi iki gününü almadı, “Müzik kulağı yok” diyerek. Spora yönlendirmek için yüzme kursuna yolladı, kardeşim ödül üzerine ödül aldı, ben sadece kantinde oturup hamburger yedim. Çünkü sudan ölesiye korkuyordum. Babam için yeteneksiz bir kızdım yani ama benim için sorun yoktu, “Bisiklet bir daha ne zaman karşıma çıkacak paten moda olmuştu, kemanı nerede çalacağım, denizi sevmem bile kumsalda yatarım” dedim durdum.


Sevgilinin yaptığına bak
Ta ki geçen güne kadar... Sevgilim ve arkadaşlarıyla Büyükada’ya gidip kahvaltı falan yapalım dedik. Bir tane de kız var aralarında, geçmişlerinde artık ne yaşanmışsa böyle gereksiz bir samimiyet, bir el kol şakaları, bir iğrençlik böyle. Bu konuyu sonra irdeleyeceğim! O kızdan nefret ettim ve kesin biliyorum geçmişlerinde manitamla bir şey olmuş, sevgili olmamışlar da bi elleşme var yani, hislerimde hiçbir zaman yanılmadım çünkü.Neyse kahvaltı yaptık, sonra o gerizekalı, sivri akıllı, götüne boğaz köprüsünü soktuğumun kızı

“Bisiklete binelim” diye tutturdu. Mal ya, bir sor bir düşün yani, belki o iki tekerleği çeviremeyen insanlar var. Neredeyse 10-15 kişilik bir grup, bisiklete binemiyorum demeye de utanıyorum. Kendi kendime “Denge sorunum var ondan” diye bir olay uydurmuştum ama birazcık hıtıklasalar, denge sorunu diye bir şeyin var olmadığını bilirler. Zaten o sırada da beni kimse dinlemiyordu, herkes büyülenmiş gibi bisikletlere bakıyordu. Sevgilime döndüm, “Ya ben süremem sanırım, biz binmeyelim” dedim, suratıma bile bakmaya tenezzül etmeden, “Bisiklet bu, kullanırsın, seç bi rengi” dedi. Bisikletmiş o, bak sen iyi ki söyledin cip zannediyordum ben onu.

Allah yüzüme gülmedi
Bisikletler önümde sıra sıra dizilmiş bekliyordu, korkumla yüzleşmeye hazırdım. Belki de gerçekten bisikleti sürebilirdim, neticede iki tane tekerlek. Ya evet, işte sorun o bence o iki ince teker ve bir takım metal şeyler beni nasıl üzerinde taşıyabilir ki? Herkes bisikletini seçti, sıra bana geldi. Bi döndüm, benimki almış bisikleti çocuk gibi şen, adamın da günü benim yüzümden zehir olmasın diyerek seçtim içlerinden birini. Biraz ilerledik, o yolda kullanmak yasak diye ellerimizle sürerek gitmeye başladık. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok ama adamı o kızla beraber tee tepeye yollamam! Bindim bisiklete, derin bi nefes aldım, “Allam ne olur zincirini çıkar bisikletin bir şey yap, manita zinciri takana kadar hayattan soğur zaten” diye dualar ederken artık iş işten geçmişti, insanlar vın vın yanımızdan geçiyordu. Hadi PuCCa gazan mübarek olsun dedim, ayağımı pedala attım. Sonra hatırladığım tek şey bisiklet benim üzerimde yerde yatıyordum.
Kaldırmak için insanlar geldi yanıma, sevgilimde parçalanan yerlerimi görünce kıyamadı, yanıma gelip “Uff mu olmuş, PuCCa’nın dizleri?” diye 3 yaşındaymışım gibi davrandı. Sonra da herkes yukarı çıkınca bana tam
3 saat boyunca bisiklet kullanmayı öğretmeye uğraştı. Sonuç, bisikletçiye, bir bisiklet parası ödemek zorunda kaldık, çünkü sinirden parçaladı onu. Ben hâlâ bisiklet süremiyorum.


18.10.2011

Yeni yıkanmış kot laneti

Beni tanıyanlar arasında bir anket yapsalar, en fazla oyu “Başı beladan hiç kurtulmaz” ve “Her şey onun başına gelir” seçenekleri alır

Banyoda pantolonumu çıkartmaya çalışırken, bir anda bana bir haller oldu, başım acayip dönmeye ve gözüm kararmaya başladı, sonra da ağır bir kedi sidiği kokusuyla uyandım. Kot pantolonum aşağı sıyrılmış, bacaklarım kardeşimin omuzlarında banyoda yatıyorum. “Lan lan lan bana ne yaptın?” diye olayları anımsamaya çalışıyorum. Anımsayamadım, tek hatırladığım çenemin delice ağrıyor oluşuydu. Ben daha ne oldu ne bitti anlamadan evin içine anoraklı insanlar girdi, aynı anda hopp başımda üç kişi belirdi. Ve altımda hâlâ bir şey yok!

Birkaç saniye “Ne oluyor, neresi burası?” tantanasından sonra alt tarafımı fark ettim. En büyük korkum gerçek olmuştu işte. “Aman yavrum donunu temiz tut, hastaneye falan düşersin. Ne pis kızmış bu derler sana bakmazlar, orada ölürsün” diyen sevgili

babaannemi hatırladım. Ağda yapmadan dışarı çıktığım anlarda, “Böyle sokağa çıkıyorum ama araba çarparsa, bacağımı Mahsun Kırmızıgül’ün bacağı zannedebilirler. Allah’ım sen beni arabalardan koru” diye dua ediyorum. Sevişirken bile, “Ne olur deprem olmasın, anadan doğma çıkmayayım sokağa” diyen bir insanım
Daha beynime kan gitmemiş ama ben kotumu çekeyim diye kalkmaya çalışıyorum. Ben çalışıyorum ama acil servis elemanları beni itiyor. Kardeşim de sağ olsun, ben bayılınca 112’yi aramış, onlar gelene kadar da “Şu kızın donunu toplayayım” diye düşünememiş. Neyse ki gelenler hep kadın ama yine de insan bir rahatsız oluyor yahu. “Doktora ayıp olmaz nasılsa” dedim, bilincimin açık olduğunu göstermek için adam gibi yanıt vermeye çalışırken.

Işığı gören geldi
Kapı açık kalmış, ambulans sesini duyan bütün komşular önce kapının önüne, oradan bir şey öğrenemeyince eve girmişler. Sağ tarafımı bir döndüm, Muazzez Abla’yı gördüm, “Ne olmuşşş?” diye kafasını uzatıyordu banyodan. Hemen gözüme lamba tutan kızın bileğini tuttum, “Donumu çekmeliyim yardım et” diye. Kapıyı kapattılar, kızlardan biri kotumu tuttu, yukarı doğru çekmeye başladı.İşte o an, ikinci korkum olan, ‘yeni yıkanmış kotu giyme’ durumuna girdim. O kotu normalde yatağın üzerinde solucan gibi kıvrana kıvrana giyiyorum. Karnımı iyice içime çekip, düğmelerini iliklerken tırnaklarımı parçalıyorum. Şimdi orada bir de stres olmuşum nasıl giyebilirim ki? Popoya kadar çekebildim, terden bir daha bayılacaktım. Gelenler de yazık, bir anda kendilerini mağaza satış elemanı gibi hissetti. “İyi oldu iyi, düğmeleri kapatmayalım genişler zaten o, giydikçe açılır” gibi laflar söylemeye başladılar.
Ardından bir anda ağzımda öyle bir ağrı hissettim ki klozetin üzerine oturdum, kafamı eğmemle kanları görmem aynı anda oldu. Sonrası hastane, bandajlar, raporlar vs vs. Çenem çatlamış, şu an ağzım yüzüm sargı dolu, rahat rahat konuşamıyorum hatta gülemiyorum bile. Ağrı kesiciler en sevdiğim arkadaşlarım. Evdeki herkes bu halimden çok memnun, özellikle sevgilim sargıların bir sene daha kalması taraftarı... Bense çok açım, çorbayla karnım doymuyor, konuşmak istediğim bir tomar şey var ama ağzımdan kelimeler çok zor çıkıyor...


Milliyet yazım idi

9.10.2011

Allahım sen benim zekalarımı koru

Yaz bitti hâlâ utanmadan evlenen insanlar var, hatta evlenmekle kalmayıp o lanet olası düğünlerine beni davet edip çileden bile çıkarıyorlar

Yine bir hafta sonumu sırf “Hınımın hınısı evleniyor, aman ayıp olmasın” diye gittiğim düğünlerden birinde geçirdim. Dolabımda o kadar çok abiye kıyafet oldu ki yarın öbür gün şarkıcı olsam, halk konseri verirken giyecek sıkıntısı hiç çekmem. Düğünde, benim gibi oraya zorla getirilmiş hatunlardan biriyle salonun en köşesine geçip, milletin dedikodusunu yapıp kendi çapımızda eğleniyorduk ki, eski arkadaşlardan kod adı ‘fosgüven’ olan kişinin bize doğru yanaştığını fark ettik. Yanımdakine, “Kaç kaç kaç, masa altına gir hatta” dedim ama artık iş işten geçmişti. Kız bizi aşağılar bakışlarıyla karşımızdaydı.
En son 1997 yılında gördüğüm bordo ruju, kapkara tenine yakıştırdığı kızıl saçları, pırlanta küpeleriyle tepemizde dikilip kendisinin ne kadar güzel olduğunu anlatmaya başladı. Ve ben sadece onu dinleyerek onay verdim. Çünkü ben böyle bir insanım, karşımdaki kendisiyle ilgili anlattıklarına inanıyorsa ben onu daha çok gaza getirebiliyorum. Önceki hayatımda büyük ihtimalle Hitler’in manitası Eva’ydım. Dünyanın en iyi gaza getiren, söylenen her şeye inanmış gibi yapıp ona daha fazlasını veren biriyim.

Zekasını çekemedim
Bir insan zaten düğünde karşılaştığı birine “Ya ben o kadar güzel bir kızım ki, iş hayatında bu yüzden zorlanıyorum. Manken olsam bu kadar zorlanmazdım, o kadar çok teklif geliyor ki hepsine hayır diyorum. Zekamdan korkan insanlar var, kadının hem güzel hem zeki olmasını çekemiyorlar. Ya güzel olacaksın ya zeki ama ben ikisiyim hayat çok zor bana” diyorsa gerçekten aklından bir parça zoru vardır bana göre. Oturup, “Hayırrrr 1.60’lık boyunla manken olamazsın, güzelliğe gelince, Tina Turner’a tır çarpsa sana benzer” mi diyeyim? Tabii ki ben de ne dese onaylıyorum ama onaylarken de sıkıntıdan patlıyorum.
Düğün lan orası, gelinin geçmişiyle ilgili dedikodu yap, “Dayısı çok içmiş” , “Ayy buraya kaç para verdiler?”, “Damat tipsiz” de, ne bileyim takılan altınları falan say, akla mantığa yatar işler yap. Gelip orada biz niye burdayız diye düşünen iki kızı, “İnsanlar benim zekamdan korkuyor” diye darlama yani. Zekamdan korkuyor da ne? Erkek karşındaki, sadece gördüğü şeyi algılamak için tasarlanmış bir şey yani.

Sanki bilimadamı!
Bir de beraber havuz problemimi çözüyorsunuz bilemeyince sen onu dövüyor musun, neden korksun senin zekandan? Hayır sanki boş vakitlerinde atom bombası falan yapıyor oturma odasında, öyle bir kendinden emin ki korkutucu bir zekası olduğundan. Adamlar senin zekandan değil, insanların yanına gelip 93 dakika boyunca hiç nefes almadan kendini övmenden korkuyorlardır, hatta korkmakla kalmayıp seni öldürmek istiyorlardır, 99’uncu dakikayı bekliyorum boynunu kırt diye kırıp, dünya için iyi bir hamle yapmayı.
Kız her konuşmasında elimdeki kadehi daha hızlı içmeye başladım, en son bize ‘nasıl güzel bir kız oluruz’la ilgili akıl veriyordu, sonra başka yere dalıp gitmişim ki, bi anda bir soruyla irkildim. “En çok sana üzülüyorum be Pucca, yani ben kendimi işe güce verdim, erkekler benim için ikinci planda. Evlilik desen düşünmüyorum bile. Ama sen ahh ahh. Ben sana workshop vereyim bu konuda, bir hafta içinde erkekler tek taşlarıyla peşinden koşacaklar.”

Pucca kaçar
Baktım, baktım, uzun uzun suratını cırmaladığımı hayal ettim. O saçlarını bileklerime dolayıp, arkada bizi dinleyen teyzelerin üzerine kızı fırlatmayı düşündüm. Derin nefes aldım, o her zamanki yapmacık gülümsememi takınarak, “Tatlım erkekler benim zekalarımdan korkuyor. Zekalarım o kadar fazla geliyor ki adamlar ‘evlenemeyiz’ diyorlar. Zaten bir Adriana bir ben ama benim burun deliklerim ondan daha güzel. Daha fazla devam edemeyeceğim çok içtim kusmaya gidiyorum. Allah zekalarıma zeval vermesin” diyip kızı öptüm ve gittim. Saatlerce bana ilişki uzmanlığı yapmasını da çekemezdim valla kusura bakmasın. Bu da can yani...

Milliyet yazımdır öhömm